SLOVENYA

Bu sonbahar bir türlü görmeye fırsat bulamadığımız Slovenya’yı keşfedelim dedik ve ne zamandır aklımızda olan Ljubljana’ya uygun fiyatlı bir THY seferi de bulunca 2016 Ekim ayı için Ljubljana biletlerimizi aldık, iyi ki de almışız, biz Ljubljana’yı çok sevdik.

Veee bu defa Slovenya’yı tanımak, keşfetmek için Yine Düştük Yollara…

21 Ekim Cuma günü saat 17:50 uçağı ile 1 saat 50 dakika süren yolculuk sonrası saat 19:00 gibi Ljubljana’ya indik, İstanbul ile Ljubljana arasında 1 saat saat farkı var.
Biz Cuma akşamından gittik ve Cumartesi, Pazar, Pazartesi olmak üzere 3 günlük bir gezi yaptık. Pazartesi akşamı dönüş uçağımız saat 23:20 de olduğundan 3 günümüzü dolu dolu kullandık.

Slovenya öyle güzel bir noktada ki, kuzeyinde Avusturya, batısında İtalya, güneyinde Hırvatistan, doğusunda Macaristan, şöyle bir düşündüm de pek renkli, pek güzel komşular. Ehh oraya kadar gitmişken komşu ziyaretleri de yapalım dedik.

Öncelikle havaalanında internet üzerinden kiraladığımız arabamızı teslim aldık, Slovenya’da Ljubljana’nın yanısıra Bled gölü çevresi ve Adriyatik kıyısındaki bir kaç Slovenya şehrini daha gezme planımız olduğundan araç kiralamak en mantıklısı diye karar verdik, çünkü havaalanından 26 km olan Ljubljana şehir merkezine taksiyle gidiş 23 Euro, tatil sonunda şehirden de havaalanına dönüş için 23 euro vermek gerekecek, bu durumda sırf havaalanı gidiş dönüşü için 46 euro taksi parası ödemek anlamsız olacaktı. Çünkü araç kiralama bedeli olarak 3 gün için toplam 105 euro ödedik.

Ayrıca Slovenya’da Ljubljana’nın yanısıra Adriyatik sahili kıyısındaki şehirlerini ve manzarasına doyum olmayan Bled gölünü de görebilmek için araba kiralamak en doğrusu. Yine eğer daha uzun zamanlı bir tatil programı ise Slovenya’nın komşu ülkeleri olan İtalya’ya, Avusturya’ya, hatta Hırvatistan’a da geçmek mümkün. Ama diğer ülkelere de geçebilmek için kiralanan araca ek bir bedel ödememiz gerekiyordu, biz İtalya’ya da geçeceğimiz için günlük 5 euro kadar ayrıca bir fark ödedik. Otoban geçişleri için de ayrıca araba kiralama şirketine ek bir bedel ödeniyor.

Tüm bunların yanısıra Ljubljana’da trafik de yok denecek kadar az, araba asla başınıza dert olmuyor Ljubljana’da, çünkü tam şehir merkezindeki Kongresni meydanının altı tamamen bir yeraltı otoparkı, aracınızı oraya parkedip 50 mt yürüdüğünüzde nehir kıyısı ve merkezdesiniz, oteller de hep bu meydana yakın.

Ljubljana üniversitesi, Slovenya Flarmoni Orkestrası binası, Ilızuj Müzesi (çocuklar için ilüzyon müzesi) Kongresni meydanı çevresinde yeralan önemli noktalar. Kongresni meydanından Subiceva caddesine doğru gidildiğinde ise hemen Parlemento binası, Slovenya Ulusal Müzesi ve yolun sonunda da Tivoli parkı var.

Slovenya’nın ülke nüfusu 2 milyon, başkenti Ljubljana’nın nüfusu ise sadece 280 bin, gitmeden önce bu bilgiyi okumuştum ama esas havaalanına inip şehre doğru yola çıkınca bunun ne anlama geldiğini anlıyor insan. Hele 15 milyon nüfuslu İstanbul gibi bir şehirde yaşayınca.

Ljubljana Üniversitesi Erasmus değişim programındaki üniversiteler içinde olduğundan çok kalabalık öğrenci nüfusu oluyor denildi ama hem okul dönemi hem de hafta sonu olduğu halde hiç öyle öğrenci kalabalığı da yoktu.

Gitmeden önce Ljubljana hakkında bilgi toplarken çok da yapacak şey yok aslında, şehri bir günde gezip diğer Slovenya şehirlerine hatta hazır bu kadar yakınına gelmişken İtalya’ya geçeriz diye plan yapmıştım. Ljubljana’da gezip, havasını soluyunca, öyle sevdik ki İtalya’ya da geçtik ama son gün kendimize Ljubljana’da nehir kenarında tekrar bir yemek ve kahve içme süresi yarattık ve son saatlerimizde döndük geldik Ljubljana’ya.

*
Biz İtalya’nın Palmanova ve Trieste şehirlerini de görmek istediğimizden böyle bir rota yaptık. Aslında sadece Slovenya içi gezisi için;
Slovenya içinde Ljubljana’dan Bled tarafına gidiş dönüş 108 km
Gene Ljubljana’dan Piran tarafına gidiş dönüş ve çevre gezisi için 260 km yol yapılıyor.
Toplam 370 km yol yaparak Slovenya gezisi yapabilirsiniz.

Evet arabamızı aldık ve havaalanından şehre doğru yola çıktık, akşam karanlığı çökmüş, yollarda en ufak bir ışık, lamba yok, çevremiz orman, havalanı da ormanlık alanda. Zaten bilgiler Slovenya’nın %57 si ormanlık alan olduğu yönünde, heryer ağaç, Slovenya Avrupa’nın en yeşil 3. ülkesi ünvanına sahip.

Akşam saati önce direkt gidip Kongresni meydanının altındaki otoparka arabamızı park ettik, otelimiz de tam merkezde, otoparka 50 metre, otele eşyalarımızı bırakıp hemen acıkan karnımızı doyurmak için otelden çıktık. Havaalanından gelirken şehir çok sakin gibi gelmişti ama sokaklarda Cuma akşamı eğlencesine çıkmış epeyi bir kalabalık var, ama öyle sakin ve seviyeli bir kalabalık ki, Ljubljana’lılar oturmuş cafelerinde, barlarında içkilerini içiyor, restoranlarda yemeklerini yiyiyorlar, sohbet ediyorlar. İlk geceden öyle ısındık ki Ljubljana’ya, bu sakinlik bile yeter hayran kalmaya.

Üçlü köprüden karşıya geçip, sağa doğru yürüdük ve gözümüze bar-hamburgerci tarzında bir yeri kestirdik, ismi Pop’s Grill Burger Bar, dışarıda ısıtıcılar altındaki masalarda yüksek taburelerin üstüne yerleştik, küçücük ve sevimli Rıbji meydanındaki bu hamburgerci pek keyifli. Hamburger ve kendilerinin yerel hazırladıkları bira siparişlerimizi verdik, öyle beğendik ki yediğimiz hamburgerlerimizi ve içtiğimiz biralarımızı, üç öğün burada mı yesek dedik.

Yemeğimiz bittikten sonra artık yol yorgunluğu biraz yürüyelim, sonra da otelimize dönelim sabah erken kalkıp gezeceğiz dedik, yol üstünde aynı bizdeki gibi sokak kestanecisi mangalda kestane satıyordu, hava soğuk sıcak kestanemizi de aldık, bir de yanına çay, oh mis.

Sabah erkenden kalktık, kahvaltımızı dışarda burek (börek) yiyerek yapmayı aklımıza dünden koymuştuk, ama ne olur ne olmaz Cumartesi sabahı börekçilerin açık olmama ihtimaline karşı oteldeki kahvaltıdan bişeyler atıştırıp dışarı çıktık, hava puslu, öyle ki şehre tepeden bakan ünlü Ljubljana kalesi sisten görünmüyor.

Ljubljana ortadan akan Ljubljana nehrinin iki yakasına kurulmuş, küçücük bir şehir.
Nehrin iki yakasını birbirine bağlayan ve hikayeleri olan birçok güzel köprüsü var. Eski şehir bölgesinde nehrin iki yakası öyle güzel ki, tarihi evler, birbirinden güzel ürünlerin satıldığı pazar yeri, köprüler, şehrin ortadından akan nehrin güzel su sesi, sakin dingin nehrin kenarındaki şık cafe ve restoranlar, ara sokaklardaki küçük sevimli dükkanlar, birbirine yaslanmış renk renk evler, hepsi birbirinden güzel, hepsi insana ayrı bir huzur veriyor. Çok güzel, çok görsel.

Otelimiz çok merkezi, 50 metre ötemiz şehrin ünlü Preseren meydanı ve meydanı Ljubljana kalesinin de olduğu eski şehir tarafına bağlayan ünlü Tromostovje/ Triple Bridge/ Üçlü köprüsü.

Şehrin en bilinen noktası Preseren Meydanı, ismini Slovenya’nın ünlü şairi France Preseren’den almış, meydanda şairin heykeli de var, sevimli bir meydan ve şehrin merkezi burası, meydandaki pembe renkli bina 1660 yılında yapılmış Annunciation (müjde) Kilisesi.

Slovenya için önem taşıyan mimar Plecnic ise kentin simgesi haline gelmiş ünlü Tromostovje/Üçüz köprüsünün mimarı ve bu köprü de Preseren meydanına bağlı, yapımı 1280 li yıllara dayanan köprü önceleri tekmiş ve araçlara açıkmış, mimar Plecnic tarafından 1842 de iki geçiş daha eklenerek bugünkü üçüz halini almış, eklenen iki küçük köprü o zamanlar yayalar için yapılmış, günümüzde ise köprünün tüm geçişleri araçlara tamamen kapanmış durumda.

Bu meydandan ister ırmağın bu tarafından ister Üçlü Köprüden karşıya geçip sola doğru devam ettiğinizde şehrin simgesi haline gelen diğer tüm köprüleri arka arkaya inci gibi dizilmiş olarak görebilirsiniz, o kadar birbirlerine yakınlar ki, neredeyse araları 50 şer metre, Shoemakers Bridge, Triple Bridge, Butcher Bridge, Dragon bridge.

Tromostovje/ (Triple Bridge)/ Üçlü köprüyü geçtikten sonraki köprü Mesarski Most/ (Butcher Bridge) yani Kasaplar Köprüsü, Kasaplar köprüsünden sonraki köprü ise Zmajski Most/(Dragon Bridge) Ejderha köprüsü ki bu köprü her iki başına da konulmuş ejdarha heykelleri ile şehrin simgesi haline gelmiş.

Güneşli bir günde, şehirde gezmeye başladığımızda önce Preseren meydanından ve Üçlü Köprüden karşıya geçtik ve nehrin kenarından sola doğru devam ettiğimizde meydanda bizi bir sürpriz bekliyordu, o gün Ljubljana’da hamburger festivali varmış, belki 20-30 ayrı tezgahta farklı farklı hamburgerciler standlarını kurmuş, dev mangallar yakılmış, müzik çalıyor, herkes eğleniyor, dans ediyor, yiyiyor, içiyor, havada kesif bir mangal dumanı bulutu ve hamburgerlerin hepsi birbirinden nefis görünüyor.

Yurtdışında her gittiğimiz şehirde pazar yerleri özel ilgi alanımıza girer, özellikle ayak üzeri atıştırmalık yemek de yiyebildiğimiz pazar yerlerini çok seviyoruz, işte Ljubljana’yı da bu kadar sevmemizin bir sebebi de bu tam merkezdeki pazar yeri muhabbeti. Bir tarafta balıklar pişiyor, diğer tarafta cevapcici denen memleket köftesi, zeytinyağı, turşu çeşitleri, sebze meyveler, ev likörleri, seyyar odun ateşinde pizza pişirip satan pizzacı, hamburgerciler, sosisli sandviççiler, çiçekçiler, neler neler, gözümüz döndü, hangisinin tadına bakacağımızı şaşırdık, işte burası “Central Market” diye geçen Vodnikov semti pazar yeri. Ayrıca Mart ve Ekim ayları arasında her Cuma bu meydanda Open Kitchen adı verilen etkinlikleri de oluyormuş, bundan sonra gidersek perşembe akşamından ya da cuma sabahı Ljubljana’da olacak şekilde gitmek farz oldu, öğrendiğim kadarıyla çok renkli ve yemek konusunda verimli bir pazar yeri etkinliği oluyormuş bu Open Kitchen, sürekli yemece.

Kasaplar Köprüsü ile Ejderha köprüsü arasındaki upuzun yerleşim eskinin tamamen et satılan dükkanlarının yer aldığı kasaplar çarşısıymış, Kasaplar köprüsünün adı da buradan geliyormuş, şimdi ise yine bir kaç dükkan kasap olarak kalmış diğerleri, cafe, pastahane, fırın, börekçi, büfe tarzı yerler şeklinde sıra sıra şirin dükkanlar haline gelmiş, alt katına inince de balık hali ve camları direkt nehre bakan bir balık restoranı var. Central Market açık pazar yerine bitişik olan bu sıralı dükkanlar halkın pazarda alışveriş yaptığı, sonra da kahve bira içtiği yerler, önlerinde masa sandalye olanlar var ve çok eğlenceli, çokk…biz bayıldık.

Pazarda gezdik, her tezgahtan bir şeyler atıştırdık, hem cevapcici köftesi, hem burek (börek), hem de mis gibi ızgara sardalya balığı yedik, köprüleri geçtik, zikzak çizdik, nehrin bir o yakası bir bu yakasını gezdik, arka sokaklarında yürüdük, bu kadar yediklerimizin yetmemiş gibi bir de pazar yerinin kale tarafındaki Ciril Metedov caddesi üzerindeki Klobasarna isimli sosisçide sosis yedik.

Ljubljana’da nehrin iki yakasındaki nehre paralel caddeler şık, sevimli cafe ve restoranlar sıralanmış, insan her birinde oturmak istiyor, hepsi ayrı güzel

Şimdi de kaleye çıkmak üzere finikülere binmek için Krekov meydanına geldik. Kaleye finiküler ile çıkılabildiği gibi, tepeye tırmanarak çıkan bir patika yürüyüş yolu da var ancak çıkarken değil de inişte bu patika yoldan inmekte fayda var, yukarı kadar tırmanarak çıkmak zorlayıcı, finiküler iniş çıkış ücreti 7 euro.

Ljubljana kalesinin uzaktan görünüşü, şehre hakimiyeti ile ihtişamı daha etkileyici, ama kalenin içinde ve özellikle kaleden şehrin manzarası çok da aman aman bir görselliği yok, hatta kaleden şehre bakınca aşağıdaki büyü bozuluyor, çünkü bizim çok beğendiğimiz old town/eski şehir kaleye çıkınca görülüyor ki bir noktada bitiyor ve o güzel evler, güzel kiremitli çatılar, neredeyse ikinci halka da modern apartmanlara dönüşmüş ve eski şehri çok da sevimli olmayan binalar sarmalamış, ama şehrin yeşilliği muhteşem. Ben büyü bozulmasın ve bu manzara kafama kazınmasın diye kaleden şehre çok bakmadım desem. Kalenin ortasında şık bir cafe var, burada birşeyler yiyip içmek keyifli olabilir, ama kale duvarları yüksek olduğundan bir manzarası yok bu cafenin, biz de şehirde yeterinden fazla yiyip içtiğimizden burada yiyip içmeye devam etmedik.

Kale ile ilgili 5-10 dakikalık bir film hazırlanmış, bu film aracılığıyla izleyeyip kalenin tarihçesi öğrenilebiliyor, kale 13. Yüzyıl yapılmış, ayrıca klasik olarak Osmanlı’dan korunma amaçlı kalenin güçlendirilme hikayesi de burada anlatılıyor.

METELKOVA BÖLGESİ
Şimdi de Ljubljana’nın en ilginç bölgesi olan Metelkova’yı keşfe gidiyoruz, Metelkova bize Kopenhag’da gördüğümüz Christiania bölgesini hatırlattı. Şehrin özgür bölgesi, kurtarılmış bölge gibi.

Aslında “işgal” edilmiş bölgeler bunlar, bir başkaldırıyla başlayan ve protest anlayışla geniş kitlelere yayılan, kullanılmayan alanların, evlerin, depoların, metro istasyonları gibi kamusal alanların barışçıl bir şekilde işgal edilmesiyle devam ediyor ve halka açılmasıyla tamamlanıyor. İşte bu komunal işgallere bir örnek de Metelkova.
Metelkova, Lujblijana’nın Masarykova caddesi üzerindeki tren istasyonuna yakın bir semtte, Metelkova sokağı üzerinde. Girerken insan bir endişeye kapılmıyor değil, boş yıkık dökük binaların arasından geçip giriliyor, önce yok ya burası değildir deyip, hafifçe bir tırsmayla dönelim demedim desem yalan olur. Ama biraz ilerleyince içeride başka bir Dünya olduğunu görüyor insan.

Bu bölge 1900’lü yıllarda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ordusu tarafından kışla olarak yaptırılmış, sonra kışlayı 1941 yılına kadar Yugoslavya ordusu kullanmış, 2. Dünya Savaşı döneminde bir süre Naziler tarafından işgal edilmiş, Yugoslavya bölünüp Slovenya Yugoslavya’dan ayrıldıktan sonra ordu bu kışladan çekilmiş ve işte o dönem “Network of Metelkova” adlı bir topluluk, bölgeyi sosyal bir merkez haline dönüştürmek amacıyla işgal etmiş ve burayı özerk bölge ilan etmişler. Topluluk bölgenin daha kullanışlı hale getirilmesi için Slovenya Devleti ile iletişime geçmeye de çalışmış; ancak geri dönüş alamayınca düzenledikleri oturma eylemleri ve konserlerle buradaki işgali başlatmışlar. Şehrin isyan sembolü haline gelen Metelkova yasal bir statüye sahip değil aslında.

Metelkova nın hemen girişinde 1800 lü yıllarda yapılmış bir hapishaneden otele çevrilmiş olan Hostel Celica var, hapishane restore edilmiş ve hücre odaları otel odalarına çevrilmiş, Metelkova da gezdikten sonra hostelin içini de gezdik, içi gayet güzel ve temiz. Bu hostel Metelkova ile işbirliği içinde Lujblijana Üniversitesi öğrenci örgütü tarafından çalıştırılıyor.

Stüdyolar, galeriler, konser alanları, kafeler, barlar ve dans kulüpleri bulunan binalardan oluşuyor Metelkova. Askeri binaların dış cepheleri ve iç mekânlar işgal süresince duvar resimleri, grafitiler ve heykellerle donatılmış. Çok ilginç duvar resimleri, sanatsal çalışmalar var, özellikle Gollum duvar resimleri, heykelleri Metelkova’nın simgesi haline gelmiş. Her taraf rengarenk, bir sanat atölyesinde dolaşır gibi hissediyor insan kendisini. Metelkova’da birçok konser, etkinlik oluyor, özellikle akşamları ve hafta sonları çok canlı, şehrin gençlerinin büyük kısmı hafta sonlarını burada geçiriyor. Biz gündüz gezdiğimiz için sanat galerisi gezmiş gibi hissettik, gece daha farklı olduğu kesin.

Metelkova da bir süre takıldıktan sonra haydi bakalım yolcu yolunda gerek deyip Bled gölüne doğru yola çıktık, güneşi Bled de batıracağız ve bu gece Bled gölü kıyısında konaklayacağız.

BLED GÖLÜ
Bled, Ljubljana’ya 54 km uzaklıkta, Ljubljana’dan rahatça gidilebilen güzel ve manzaralı bir yol. Bled için çok fazla birşey söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum, göl, renkler, doğa, manzara harikası. Hele sonbaharın renkleriyle daha da muhteşem.
İnsan gözünü alamıyor, öylece durup orada kalmak sadece seyretmek istiyor,
çıt çıkartmadan.

Biz Bled de Garni Hotel Jadran-Sava Hotels de kaldık, otel belli ki buranın eski otellerinden, tam göl kenarında, göl manzaralı odalarında kalmak, sabah sis inmiş göl manzarasına uyanmak güzeldi. Otel ve eşyalar eski ama özellikle temizliğinden memnun kaldık.

Ancak Bled ile ilgili bir eksiklik sevimli bir restorant ya da bir cafe olmaması, biz çok aradık ama maalesef içimize sinen güzel, sakin bir cafe bulamadık.

Bled gölü üzerinde yaptığımız drone uçuşunun kısa özetini, Chopin – Spring Waltz eşliğinde izleyebilirsiniz.

Sabah Bled’de maalesef yağmurlu bir havaya uyandık, bugün Slovenya’nın kuzeyinden çıkıp, Avusturya sınırına paralel yol alıp, oradan İtalya’nın Udine ve özellikli kasabası Palmonova’yı görüp, Trieste şehrinden aşağıya doğru inip, Slovenya’nın Adriyatik kıyılarındaki kasabalarını gezeceğiz.

Evet ilk olarak ne zamandır görmek istediğimiz Palmanova’dayız, burası İtalya’nın Slovenya sınırına yakın, yerleşim olarak çok ilginç tasarlanmış bir kasaba. 16.yüzyıl sonlarına doğru Venedik İmparatorluğu tarafından rönesans döneminde kurulmuş olan Palmanova “Yıldız Kale” adı verilen bir sur sistemi ile korunma amaçlı kurulmuş. Özellikle de Osmanlı İmparatorluğu saldırısından korunmak amacıyla askeri bir üs olarak planlanmış.

Palmanova yukarıdan bakıldığında özelliği olan ama içine girildiğinde çok da özelliği olan bir kasaba değil maalesef, binalar eski İtalyan kasabalarına çok benzemiyor, daha sıradan, sadece ana meydana gittiğinizde meydandan açılan yolları gördüğünüzde şehrin yapısını anlayabiliyorsunuz

Palmanova’dan Trieste’ye geçtik, Trieste’de akşam konaklayıp, sabah Slovenya’nın Adriyatik kıyısı kasabaları olan Koper, İzola ve Piran’a gittik. Slovenya’nın Adriyatik’te İstria yarımadasında üzerinde 46 km lik bir sahil şeridi var. Tüm bu sahil kasabalarının ortak özelliği İtalya kasabalarına çok benzemeleri, şehirleşmelerinde Venediklilerden ilham aldıkları çok belli. Bu kasabaların, daha önce gördüğümüz Hırvatistan’ın Istria bölgesi kasabalarından Rovinj kasabasıyla benzerlikleri de bizi ayrıca şaşırttı.

Koper, İzola ve Piran kasabalarının hepsi çok güzel, dar sokaklar, birbirine yaslanmış evler, bozulmamış tarihi yapısı ile hem şık, hem sevimli sahil kasabaları.
Bu kasabaların hepsi ayrı güzel ama biz içlerinden en çok Piran’ı beğendik.

Piran, ortaçağ kasabalarına benzer mimarisiyle bir açık hava müzesi gibi, şehirdeki dar sokaklar ve birbirleri ile iç içe sırtsırta yapılmış olan evler ayrı bir güzellik oluşturmuş.

Kasabanın sevimli ve şık Tartini meydanı, meydanın hemen önündeki küçük balıkçı limanı, limanın ucundaki deniz feneri, meydandaki renkli küçük evleri, meydana tepeden bakan St.George kilisesinin çan kulesiyle, meydandaki ve sahildeki restorantları ile Piran çok keyifli bir kasaba. Renkli kayıkların bağlandığı sahilinde ve dar sokak aralarında yürüyüş yapmak, çan kulesine çıkıp, bu güzel sahil kasabasını tepeden seyretmek muhteşem.

Artık Adriyatik sahilindeki keyifli kasabalarını da gördüğümüz Slovenya’dan dönüşe geçiyoruz, uçağımız Ljubljana’dan akşam saatlerinde, ama biz önce tekrar bir yemek ve kahve içimlik zaman ayırdığımız Ljubljana’ya dönüyoruz. Piran Ljubljana arası 121 km, 1 saat sonra Ljubljana’ya dayız.

Doyamadığımız Ljubljana’nın sokak aralarında, nehrin kenarında sakin sakin yürdük, nehrin hemen yanındaki balık pazarının olduğu yerdeki balıkçı da yemeğimizi yedik, yine nehir kenarında oturup çayımızı içip, pastamızı yedik, sakinliği içimize çekip, bir kez daha Ljubljana’ya gelme kararı ile havaalanına doğru yola çıktık ve bir gezimiz daha burada bitti….

Netice,
-Slovenya’yı çok sevdik, özellikle Ljubljana’yı. Hatta ara ara mutlaka gelelim diyerek döndük Ljubljana’dan, niye derseniz öyle tarihi eserleri, çok görülecek özellikli binaları yok ama sakinliği ile mutlu eden ayrı bir huzuru var Ljubljana’nın,

-Tekrar gidersek Eylül ayında ve Perşembe akşamından gideriz, çünkü Cuma günleri yapılan Open Kitchen denen pazar etkinliğini görmek isteriz,

-Slovenya’ya yakınlığı bakımından Zagreb de bu tura eklenebilir, ama biz daha önceden Zagreb’i gördüğümüz için İtalya şehirleri Trieste ve Palmanova’yı görmeyi tercih ettik, görmeyenler için kesinlikle Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’e gitmek daha mantıklı, Zagreb-Ljubljana arası sadece 140 km,

-Slovenya Milli Kütüphanesine çok istesek de fırsat bulup biz giremedik ama görülmesi gereken yerlerden, bir daha gidersek mutlaka ziyaret edeceğiz,

-Slovenya diğer Avrupa ülkeleri gibi pahalı değil, hem otel hem de yiyecek fiyatları çok daha uygun,

-Sovenya gezisi yapıldığında Ljubljana, Bled ve Piran mutlaka görülmesi gereken yerler.

STOCKHOLM

Stockholm’e ilk defa 2011 yılı Temmuz’unda gittik, tadı damağımızda kaldı ve Eylül’2016 da bu kez Lüleci ailesi ile tekrar gittik.



Stockholm çok asil, kendine has, sakin, şık mimarisiyle özel ve tam bir butik şehir.
Öyle bir görselliği, manzarası var ki, her açıdan Stockholm’ü seyretmek ayrı güzel.

Hem Stockholm şehrinin güzelliği ve dinginliği, hem de gemi ile Tallinn’e geçerken Baltık denizindeki müthiş doğal oluşumlar olan “archipelago”ları izleyerek yaptığımız gemi yolculuğu bende İsveç ile ilgili unutulmaz izler bıraktı.

Bence İsveç’in archipelago’ları arasından geçerek bir gemi yolculuğu yapmak insanın hayatında yapabileceği ya da yapmalı diyeceğim en özel gezi ve görsel tecrübelerden biri.

İsveç’in başkenti olan Stockholm suyun üzerine kurulmuş, 14 tane ada ve onları birleştiren kanallardan oluşmuş, 57 köprü bu adaları birbirine bağlıyor, Bu yüzden Stockholm’e “Kuzeyin Venediği” deniyor. İsveç toplam nüfusu sadece 9,5 milyon, bunun 2 milyonu Stockholm’de yaşıyor. İsveç kültür ve eğitim seviyesi en yüksek ülkeler arasında üst sıralarda. Stockhom’de 38 park var, şehrin üçte biri orman, üçte biri su, üçte biri de kara, çevresinde ise küçük küçük 24 bin ada var, archipelago denilen bu bölgedeki adalara rengarenk, küçük, abartısız, muhteşem güzel, şirin ahşap evler yapmışlar ve bu adaların yaklaşık 1000 tanesinde yaşam var. Evler derken, her adanın üstünde 3-5, bazılarında 10 ev var…

Biz beyaz gecelerin yaşandığı Temmuz ayında gittiğimiz için hava sıcaklığı tam gezmeye uygun, bahar havası tadındaydı, beyaz geceler ise etkileyici, gece saat 24:00 de hava hala aydınlık…

Otelimizi liman bölgesinde ayarladık, Stockholm’den gemi ile Tallinn’e geçeceğimiz için kolaylık olsun diye liman bölgesinde “Scandic Ariadne” otelde kaldık, iyi de oldu, bu kadarını biz de beklemiyorduk ama neredeyse otelden direkt gemiye geçiş vardı. Otel tam şehir merkezinde değil ama hemen bulunduğu sokağın başında metro istasyonu var, şehre ulaşım bu sayede çok kolay. Eğer seyahat planınızda Stockholm’den Helsinki, Tallinn ya da St.Petersburg’a “gemi ile” geçmek varsa bu otelde kalmak çok mantıklı.



Booking.com

Ancak Stockholm’den gemi ile Tallinn, Helsinki gibi şehirlere geçiş yapmayacaksanız şehir içinde, daha merkezi olan eski şehir bölgesinde konaklamak tabii ki daha mantıklı, hatta değişik olsun diye Stockholm’de çok meşhur olan “tekne otellerde” konaklamak daha ilginç olabilir. Biz denemek isterdik, ama teknede kalmak fikri birlikte gittiğimiz arkadaşlarımıza çok sıcak gelmediği için otel seçimimizi bu teknelerde yapmadık. Ama bu teknelerde kalmak Stockholm’ün özelliklerinden, hemen şehir merkezindeki limana demirli bu tekneler biraz hostel, pansiyon havasında olup, çok konforlu ve lüks değil, bu tekne otellere booking.com dan da rezervasyon yapılabiliyor.

The Red Boat Hotel

Ünlü heykeltraşımız İlhan Koman’da ömrünün son 20 yılını Stockholm’de hem atölye hem de ev olarak kullandığı Hulda isimli teknesinde geçirmiştir. Tekne, sanatçının 1986’da vefatından sonra, eserlerinden oluşan bir sergi ile çeşitli limanlarda durarak Türkiye’ye getirilmiştir.


*Fotoğraflar İlhan Koman arşivindendir.

Evett, Stockholm’ün Arlanda havaalanına öğlen saatlerinde indik ve ilk iş olarak metroda, tüm müze, saray ve park girişlerinde kullanabileceğimiz, genel bir indirim içeren Stockholm kart aldık ve otelimize yerleştikten sonra Stockholm sokaklarında gezmeye başladık.

Biz ilk günümüzü şehri genel olarak keşfetmek için ayırdık, şehrin köprülerinden yürüyerek geçtik, sokaklarında dolaştık, eski kentin olduğu bölge olan Gamla Stan’ın daracık ara sokaklarını keşfettik, kahvehanelerinde oturduk. Sonraki iki günümüzü ise özel olarak gezmek için belirlediğimiz Ulusal müze, Kraliyet Sarayı ve Nobel ödüllerinin de verildiği Belediye Binasını gezmeye ayırdık.

Gamla Stan, Stockholm’ün eski tarihi şehrinin olduğu en merkezdeki ada, Kraliyet Sarayı da beşgen şeklindeki bu adanın üzerinde. Stockholm şehir merkezi, Gamla Stan tam merkezde olmak üzere, Södermalm, Norrmalm, Östermalm, Kungsholmen, Vasastan ada bölgelerinden oluşmuş. Tüm bölgeler birbirlerine bağlantılı, adalar köprüler ile birleşiyor.

Stockholm’de yapılacak şeyleri sıralamak çok mümkün değil, örneğin bir İtalya şehri gibi değil, şurayı mutlaka görün, şu eseri kaçırmayın gibi özellikle belirtilecek bir tarihi eser, belediye binası dışında kayda değer vurucu bir tarihi bina, vs yok, ama çok sayıda değişik temalı müzeleri var, muhteşem bir kütüphanesi, gezdikçe keşfedilecek sokakları, cafeleri, ilginç tasarım dükkanları ve en önemlisi şehrin genel bir görselliği ve ruhu var.

Tren Garı

Stockholm bir huzur şehri…bu sebeple diğer ülkelerin şehirlerinde gezerken hissettiklerimin dışında bir duygu ile Stockholm’den ayrıldım, burada hissettiğim Stockholm’de uzun zaman yaşayıp, burayı yaşayarak keşfetmek gerekliliğiydi.
Belki de hep duyduğumuz İskandinav ülkelerinde yaşam standardının yüksek olduğu konusu insanı etkiliyor, uzun süreli kalma konusunda. Kahvehanelerinde oturup, uzun sohbetler yapmak, sokaktan geçenleri seyretmek, orman meyveli pastamı yerken kitap okumak, kitapçılarında saatler geçirmek, günlük yaşamdaki konserlere gitmek, adaların arasındaki köprülerde yürüyüş yapmak, ilginç müzik, kıyafet, kitap dükkanlarını keşfetmek, bu dükkanların derinlerine girip değişik tasarımlı eşya ve kıyafetler satın almak, yerel halk gibi teknelerde yaşamak, tekne restoranlarını denemek, sabah sporu için doğal orman olarak bırakılmış parklarında ağaçların arasında yürüyüş yapmak, sakin sakin kano ya da paten yapmak isterdim…
Ama en güzeli de tablo gibi şehri değişik açılar yakalayıp seyretmek.

İsveç birçok marka ve ünlü olmuş isim ile de tanınıyor ; Vikingler ve Troller, Alfred Nobel, Greta Garbo ve Ingrid Bergman, Pippi Uzunçorap’ın yazarı Astrid Lingdren, ressam Carl Larsson, ünlü heykeltraş Milles Garden, İkea mağazaları, Volvo marka arabalar, hepsi İsveç menşeli..



Booking.com

Ayrıca Stockholm’ün gördüğüm diğer şehirlerden en belirgin farkı çok turistik bir şehir olmaması, bu sebeple çok sakin, turist yerine Stockholm’de yaşayan, şehrin kendi yaşayanları ile karşılaşıyor olmak şehri anlamak için çok belirleyiciydi.

Stockholm’de ilk gün şehrin genel ve doğal görünümünü keşfetmek için önce bir klasik turistik şehir otobüsü “sight seeing city bus” ile tur yapmak istedik, çünkü araba da kiralamadığımız için genel olarak araba ile gezmek iyi oluyor. Bu otobüs ile hemen şehrin genel yapısına hakim olunabiliyor. Biz bu turu ikinci gün yaptık, çünkü ilk gün iki aileydik, sonraki gün üçüncü aile de aramıza katıldı, şehir turu otobüsünü ve bazı özel yerleri görmeyi de hepbirlikte yapabilmek için ikinci güne bıraktık.

Stockholm’de National Museum (Ulusal Müze), Vasa Müzesi, Skansen açık hava müzesi, Belediye Binası, Kraliyet Sarayı ve Şehir Kütüphanesi görülmesi gereken yerlerden.

Vasa Müzesi
Djurgarden adasının üzerinde yer alan Vasa müzesi, 1628 yılında batan ahşap Vasa isimli savaş gemisinden adını almış ve sadece bu muhteşem ahşap geminin sergilendiği bir müze. O dönemin İsveç kralı Gustav Vasa tarafından İsveç donanmasının gururu olması için yaptırılmış ama denize indirildikten birkaç dakika sonra, mürettebatıyla birlikte maalesef daha limanda batmış. Gemi 333 yıl Stockholm limanında denizin dibinde kalmış, sonra 1900 lerin başında çok büyük paralar harcanarak çıkarılıp restore edilmiş. Gemiyi görünce neden battığı hemen anlaşılıyor, üstü o kadar ağır işlemeler ve toplarla donatılmış ki bu kadar ağırlıkla batmaması zaten mucize olurmuş. Vasa müzesi sadece tarihi bir geminin sergilendiği müze, gemi muhteşem yapılmış, gemi ve ahşap merakınız varsa tam size göre, aslında çok büyük bir özelliği yok ama görmeden de dönmek olmaz (www.vasamuseet.se)

Vasa Müzesinin olduğu Djurgarden adasının üzerinde yer alan parkın içinde, ağaçlık bölgenin hemen yakınında dünyanın en eski açık hava müzesi olan ve İsveç’in değişik yerlerinden getirilen otantik 150 civarında İsveç tarihi ahşap evlerin olduğu Skansen Müzesi de var. (www.skansen.se), Skansen müzesi, bir açık hava müzesi, eski İsveç yaşamını gösteriyor.

Biz Vasa müzesini gezip, Skansen açıkhava müzesinin bir bölümünde dolaşıp, oradan yine aynı adanın üzerinde yer alan, deniz kıyısına kurulmuş Stockholm’ün ünlü lunaparkı Gröna Lund’a gittik. Müthiş eğlenceli ama çok da heyecan verici binilecek atraksiyonlar var. Lunapark sevenlere kesinlikle tavsiye ederim, çok değişik binilecek atraksiyonlar var ama çok da pahallı bir park (epeyi de yürek istiyor bunlara binebilmek), en şiddetlisinden değişik “roller coaster” tarzı atraksiyonlar, dikey serbest düşüş asansörler vs vs..

Stadhuset/ Belediye Binası
Stockholm’de Stadhuset / belediye binasını mutlaka ama mutlaka görün kaçırmayın derim, çok özel bir bina, her salonunun başka bir özelliği var, bu bina 20. yüzyılda İsveç’in en büyük mimari projesiymiş.

Nobel ödüllerine ismini veren Alfred Nobel İsveçli ve her yıl Nobel töreni bu binadaki Mavi Salon’da düzenleniyor. Orhan Pamuk’da Nobel ödülünü bu salonda almış. Aslında salon mavi değil, kırmızı tuğla duvarlı, mimarı tuğla duvarın duruşunu çok beğenince mavi yapmaktan vazgeçmiş ve salon duvarları tuğla kalmış ama adı değişmemiş Mavi Salon olarak kalmış.

Ayrıca İsveç’de takdir ettiğim bir diğer konu da Stockholm’de çok özel bir yapı olan bu ünlü belediye binası turistik gezi broşürünün türkçe olarak da basılmış olmasıdır.

Yurdışında bir çok ülke, şehir gezdim, tüm gezdiğim yerlerin önemli tarihi ve kültürel yerlerini de ziyaret ettim, Dünya’da en ünlü, en büyük müzelere kadar (bizim topraklarımızdan çalınan, götürülen eserlerin sergilendiği müzeler de buna dahil) tüm gezdiğim yerlerde kulaklıklar aracılığı ile (Türkçe dışında) birçok dilde çeviri yapıldığını, tanıtım kitapları, el broşürleri basıldığını gördüm ama Türkçe el kitabına, broşüre ya da sesli çeviriye kesinlikle rastlamadım. Hele Almanya gibi bir ülkede bu kadar yoğun Türk nüfusu yaşarken ve Berlin’deki Bergama gibi bizden alınan eserlerle dolu bir müzede dahi bu düşünülmemişken, İlk kez isveç’de böyle bir hizmetle karşılaştım. Bu İsveç’in gelişmişliğinden, medeni yaklaşımından kaynaklı olabilir, belki de yıllar önce Türkiye’den siyasi suçlu sayılıp kaçan ve İsveç’e yerleşen eğitim seviyesi yüksek Türklerin de bunda payı vardır, kimin etkisi ise bu teşekkür etmek gerekir.
Belediye binasını mutlaka tur rehberi ile gezin, ziyaretçiler saat başı belli sayı ile gruplar halinde içeri alınıyor ve rehberler eşliğinde gezilebiliyor. İçinde kendine has, özel temalara sahip çok değişik salonlar var ve her salonun da kendi hikayesi var.

Mesela, Altın Salon’da 19 milyon parçadan oluşan Bizans eserlerini anımsatan mozaik panolar var. Burada yer alan Malaran Gölü Kraliçesi isimli panelin sağına bakın, peçeli kadın ve fesli adam o zamanın Türkiye’sinden kalma görüntü olarak anlatılıyor.

Yemek salonunda ise çok uzun bir masa var, bu salon öyle ince düşünülmüş ki, masada cama arkası dönük yönde oturanlar için, cama karşı oturanların camdan dışarı bakarken gördükleri manzaranın aynısı duvarlara Prens Eugen tarafından resmedilmiş, cama arkaları dönük oturanlar manzarayı göremiyorlar diye, aynı manzarayı görmeleri gerektiği düşünülerek, aynı manzara resimleri duvara yapılmış.

Müzede ayrıca, meclis toplantılarının yapıldığı uzun bir salonun tavanı viking tarzı inşaa edilmiş. Tavan açık hissi uyandırıyor.

Belediye binasının bahçesinde “Dala Horse” dedikleri İsveç’in simgesi üzeri desenli ünlü tahta atlarından var, bu at İsveç’de en popüler hediyelik eşyalardan. 1939 yılındaki bir New York fuarı için yapılan at daha sonra ülkenin adeta sembolü olmuş. (maalesef ilk gittiğimiz yıl vardı ama bu sefer gittiğimizde belediye binası bahçesinden kaldırmışlardı belki tekrar koyarlar)

Binayı gezdikten sonra bahçesine çıkıp, bahçeden Stockholm manzarasını mutlaka seyretmelisiniz. Aslında tüm bilinen Stockholm resimleri bu açıdan çekilmiş.

National Museum – Ulusal Müze
Bu müze İsveç’in en büyük ve muhteşem sanat müzesi. Eserleri toplamaya, 16. yüzyılda başlamışlar. Ünlü ressamlar Rembrandt, Rubens, Goya, Renoir, Degas ve Müzenin çıkışında ise bir bölüm İkea tasarımlarına ayrılmış, müze çıkışındaki müzenin alışveriş bölümünde de müze ürünleri ile birlikte bazı özel İkea tasarımları da satılıyor.

Stockholm’un neredeyse en büyük adalarından biri olan Södermalm, butikleri, restoranları, müzik – plak mağazaları ile dolu. Ana caddesi adı ile aramızda espri konusu olan Götgatan’da dolaştıktan sonra, caddenin başındaki asansörle çıkılan cafe restorana çıkıp, bir içki eşliğinde akşam üzeri Stockholm şehir manzarasını seyrettik, muhteşem, bu cafeye ve en üst katındaki terasına mutlaka çıkın, Stockholm’ü en iyi buradan görünce tanıyacaksınız, özelliğini anlayacaksınız.

Son gün Tallinn’e gideceğimiz gemiye binmeden önce sahilde çok güzel bir bar keşfettik, tam deniz kıyısında Vasa adası ve Lunaparka karşı keyif yaptık sonra yavaş yavaş istemeden Stockholmü aklımız bu güzel şehirde kalarak terkettik.

Stockholm şehrinin en güzel seyredebildiği noktalarla, şehrin güzel bulduğumuz caddelerini özetlemek istedim, çünkü dediğim gibi bu şehri her açıdan farklı seyretmek, özel noktaları kaçırmamak lazım diye düşünüyorum

-Şehri keşfe “old town” Gamla Stan bölgesinin ara sokaklarından başlayın, Gamla Stan’da ünlü Stortorget meydanında soluklanın, meydanın keyfini çıkartmak için Stockholm denince mutlaka resimlerinde gördüğümüz ünlü “Chokladkoppen Cafe’nin” meydana nazır koltuklarında oturup, kocaman kaselerde bir kahve için, elmalı tart yiyin (seviyorsanız😉tabii ki), burada oturup meydandan gelen geçeni seyretmek bile büyük keyif,

-Hava aydınlıkken, öncelikle ilk gün şehri anlayabilmek için Gamla Stan’dan Södermalm adasına geçip Götgatan caddesinde yürüyün ve yaklaşık 100-200 metre Götgatan caddesinde ilerleyip sol kolda Hökens Gata sokağına girin, sokakta ilerleyin, sağda bir park-meydan var, Mosebacke Torg üzerinden sol tarafa dönün, bir geçit var orada Katarinahissen/ Katarina asansörü tabelası göreceksiniz, o geçitten ilerleyin Gondolen diye de yazıyor tabelada, cafe/ bar’ın içinden ilerleyin sizi tüm Stockholm’ün muhteşem manzarası bekliyor,

Şimdi karşınızdaki Stockholm manzarası üzerinden tarif etmek gerekirse;
-Üzerinde olduğunuz ada Södermalm,
-Hemen karşınızda tarihi şehir bölgesi Gamla Stan, Gamla Stan’ın en üst sağında Royal Palace/Kraliyet Sarayı, Kraliyet Sarayının hemen karşısında National Museum (Östermalm adasında)
-Gamla Stan adasının sol üst çaprazındaki ada Kungsholmen ve hemen adanın köşe başında Stockholm City Hall/ Stadshuset/Belediye Binası ve kulesi,
-Gamla Stan’ın hemen sağındaki aradaki küçük ada Skeppsholmen,
-Yine sağ taraftaki üzerinde büyük lunapark (Gröna Lunds) olan ada Djurgarden adası, bu adanın üzerinde Djurgarden parkı, Vasa Müzesi ve Skansen açıkhava müzesi de var
-En ilerde Gamla Stan üstündeki bölge ise Östermalm, restoranları, alışveriş caddeleri ve kapalı lüks pazar yeri Saluhall’de bu bölgede, yine Norrmalm’da aynı şekilde restoranlar, cafeler, mağazalar bölgesi,

-Evett şehrin seyri bitince Katarina asansörü geçidinden tekrar geri dönüp, küçük parkın olduğu Mosebacke Torg’a gelin, yolun soluna doğru yönelin, burada Södra Teatern Kagelbanan yazan kapıdan geçip, merdivenlerden çıkın, burası Stockholm’lülerin iş çıkışı buluştuğu, müzik eşliğinde birşeyler içtiği, manzarası da güzel bir mekan, soluklanıp bişeyler içebilirsiniz, biz burayı çok sevdik,

-Şimdi şehri başka bir bakış açısıyla göreceğiniz diğer bir seyir noktasını tarif edeceğim size; Yine Södermalm adasında Götgatan caddesinin en başını kesen cadde olan Hornsgatan’dan sola doğru yürüyün, sağ kolda Bellmansgatan sokağına dönüp yürüyün, sol kolda Bastugatan sokağına dönüp ilerleyin, sağda Montelius Vagen tabelası göreceksiniz o küçük ve dar sokağa girip, deniz ve manzarayı görene kadar yürüyün, burada bir seyir terası var ve tam karşınız ünlü Belediye Sarayı binası,

-Yine şehri farklı yönden görmek için Södermalm adasının sağ tarafındaki sahile inip Fotografiska müzesi tarafından şehri seyredebilirsiniz, fotograf sanatıyla ilginiz varsa müzeyi de gezebilirsiniz ya da cafesinde oturabilirsiniz, müzenin arkasındaki Stadsgardsleden caddesinin üst tarafında kayalık bir duvar var, bu duvarın üst tarafı da yine Stockholm’ü seyretmek için seyir noktalarının olduğu bölge, buraya çıkmak için merdivenler ya da yukarıya bir asansör var, çıktığınız nokta Katarinavagen caddesi olacak,

Fotoğraf Müzesi tarafından Gamla Stan bölgesi

Sahilde Fotoğraf Müzesi ve üst kısımda seyir terası

Aklıma gelen özel noktalara ek olarak ;
-Norrmalm’da Sveavagen caddesi de çok hareketli ve güzel bir cadde,
Stockholm City Library / Şehir Kütüphanesi bu cadde üzerinde 73 numarada, görmenizi tavsiye ederim, hemen karşı köşesi de Hard Rock cafe,

-Yine Sveavägen yada Nytorget caddesi üzerindeki Urban Deli cafelerde kahvaltı yapabilirsiniz, değişik bir sistemleri var, burası aslında market tarzı büyük bir şarküteri, güzel kahvaltıları var, saat 10:30 da kahvaltı servisi bitiyor ama siz şarküterisinden istediğiniz malzemeyi ve içeceklerinizi satın alıp, açık büfeden tereyağ ve ekmek ikramından faydalanıp kahvaltınızı yapabiliyorsunuz

-Östermalm adasındaki Saluhall tarihi ve çok güzel bir pazar yeri ama adı pazar yeri, çok şık aslında, şu an esas tarihi binası tadilatta, buradan ayaküzeri birşeyler de yiyebiliyorsunuz, içindeki balık restoranları çok güzel ama biraz pahalı, biz burada balık çorbası içip, balık çeşitlerinden yedik. Muhteşem ama bir pazar yeri yemeği gibi düşünmeyin, pahalı bir seçenek.

-Stockholm’de bir de sokak yemekçileri var, balık ekmekçiler ya da gezici kamyonlarda hamburger ya da klasik İsveç köftesi satanlar. Bunlardan en meşhuru Gamla Stan’dan köprüyü geçip Södermalm tarafında hemen köprü başındaki küçük meydanda kamyonette satış yapan seyyar balıkçı “Nystekt Strömming” Stockholm halkının ve turistlerin ayaküzeri atıştırmalık uğrak yerlerinden olmuş. Burada yediğimiz balık ekmeğin, balık ızgaranın da keyfi başkaydı.

VAXHOLM
Stockholm’e son gidişimizde yakın çevresini de gezelim diye araba kiraladık, bir günümüzü Stockholm archipelago bölgesi denen çevre köy ve kasabalarda geçirdik, Vaxholm özellikle en beğendiğimiz yer oldu.

İsveç’in doğa harikası archipelagoları muhteşem. Bu küçük adacıklar, üzerlerindeki rengarenk evleri, küçük tahta iskeleleri ile bir masal diyarı. Archipelagolara genellikle deniz yoluyla ulaşılabiliyor, ancak Stockholm’e 37 km uzaklıktaki Vaxholm kasabası ve çevre köyleri Stockholm’den arabayla ulaşılabilen archipelogo bölgesinde.

Vaxholm kalesi kasabanın tam karşısında, denizin ortasında küçük bir ada üzerinde inşa edilmiş, kale 1544 de Stockholm’ü de korumak amacıyla Gustav Vaga tarafından yaptırılmış, ipli bir sistemle çalışan gemi tarzı sallarla kaleye ulaşılıyor, kalede küçük bir meydan ve restorant cafe var.

Kaleyi sağınızda bırakıp, Vaxholm’de arabayla ilerlediğinizde sağda küçücük bir koy ve
sokağın sonunda bu koyda yer alan Cafe Hembygdsgården’ın tabelasını göreceksiniz. Aşağıdaki manzaraya karşı kahve içip, nefis elmalı paylarından yemek büyük keyif, tavsiye ederim.

Netice;
Biz önce 2011’de, daha sonra 2016’da olmak üzere Stockholm’de farklı zamanlarda
2 kez 2’şer gece 3’er gün geçirdik. İlk gezimizde Stockholm’ün genel, belirli yerlerini gezdik, belediye binası, müzeler, saraylar ve özellikle tarihi bölgesi olan Gamla Stan’da vakit geçirdik.
İkinci kez gezdiğimizde ise ne belediye binası, ne saray, ne Vasa müzesi…sadece sakin sokaklarında dolaşıp, kitapçılara, plakçılara ve diğer dükkanlara girip çıktık, kafelerinde, barlarında keyifle oturduk uzun uzun şehri seyrettik, bir de çok beğendiğimiz Stockholm archipelago’daki Vaxholm’e gittik, eminim girintili çıkıntılı, küçük adacıklardan oluşan archipelagolarında daha keşfedilecek çok köyü, kasabası var.
Ben Stockholm’ü çok sevdim, bir fırsat olsa tekrar giderim, kısacası Stockholm tekrar tekrar görmek isteyeceğim şehirlerden…

 

Not: Tüm yazı ve fotoğraflar sadece izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.



Booking.com