NAPOLİ – POSİTANO – AMALFİ – CAPRİ

İlk Napoli maceramız 1990 yılı Ağustos’undaydı, trenle gittiğimiz İtalya seyahatimizde Napoli’ye de gitmiştik (O gezinin 2007’de yazdığım yazısı için tıklayınız), 26 sene geçmiş ilk gidişimizin üzerinden. Trenden iner inmez Napoli’de yaşadığımız bir kaç tecrübe bizi ürkütmüş, tedirgin olup, gönül rahatlığıyla Napoli’nin ara sokaklarında gezememiştik, gençlik mi diyelim, tecrübesizlik mi…

İkinci kez Napoli’ye gidişimiz 2013 yılı yine Ağustos ayı idi, bu defa daha çok sevdik Napoli’yi. Sokaklarını, restoranlarını, cafelerini keşfettik, yanına bir de Positano, Amalfi ve Capri tarafını da ekledik, süper bir gezi oldu.

Ve üçüncü kez tekrar Napoli’deyiz, bu defa yıl 2016 Nisan ayı ve yine Napoli-Positano-Amalfi gezisi yapıyoruz. Hadi yine gidelim dedik. Doyamadık keyfine, görselliğine, manzaralı yollarına, renklerine, evlerine, limon bahçelerine, limoncellosuna, delizia al limonesine, limonlu profiterolüne ve tabii ki Napoli’deki pizzacı Da Michele’e.

“Pink Martini – Una Notte a Napoli” Eşliğinde okuyabilirsiniz.

Veeee Yine Düştük Yollaraaa…

Bu defa da İtalya’nın Campania bölgesindeyiz. Napoli, Campania bölgesinin başkenti.

Napoli- Amalfi- Positano ve çevresi için ideal gezi süresi minimum 4 gece 5 gün.

Napoli- Pompei arası 26 km
Pompei- Sorrento arası 26 km
Sorrento- Positano arası 16 km
Positano- Amalfi arası 19 km
Amalfi- Ravello arası 7 km (tepeye doğru içeri giriş)
Amalfi- Cetara arası 16 km
Toplam 110 km

Napoli’den Amalfi sahillerinin en uzak kasabası olan Cetara toplamda 110 km.
Amalfi sahillerinin ilk kasabası Positano’dan Amalfi sahillerinin en uzak kasabası olan Cetara’nın uzaklığı ise 35 km.
Özetle Napoli-Amalfi turu gidiş dönüş 220 km, aralarda kasabalara git gellerle toplam 300 km yol yaptık.

**Bu bölgenin en son ve en büyük şehri olan Salerno’ya Cetara’dan uzaklık da 18 km. Biz ilk gidişimizde Salerno’ya da gittik ancak büyük şehir havasında olduğundan çok ilgimizi çekmedi, bu gidişimizde uğramadık.



NAPOLİ
Bu defa Napoli gezimizde bize arkadaşlarımız Sümer ailesi eşlik ediyor, Napoli şehrinde kısa ve özet bir tur yapıp, oradan Sorrento’ya geçip, gece Sorrento’da kalacağız.

Sabah uçağı ile yola çıktık, saat 11:00 gibi Napoli havaalanına inince kiraladığımız arabamıza atlayıp, önce Vezüv yanardağını da görecek şekilde Castel Sant Elmo kalesi bölgesine çıkıp Napoli’yi tepeden seyrettik. Bu bölge Napoli’nin güzel ve şık bir mahallesi, Napoli şehri Tiren denizine bakıyor, karşı kıyıda ise Sorrento ve Capri adası görünüyor, şehrin bitiminde ise solda Vezüv yanardağının manzarası şehre etkileyici ve apayrı bir hava katıyor. Vezüv yanardağı hem görüntüsü ve hem hikayesi ile ayrıca bir ürperti de veriyor.

Şehrin manzarasını seyrettikten sonra sokakları döne döne şehrin eteklerine doğru inmeye başladık, maalesef cuma öğlen okul dağılma saatine denk geldik ve trafiğe kaldık, karnımız çok acıktı, ilk hedefimiz müthiş pizzacı Da Michele, yediğim en lezzetli pizza margarita.

Odun ateşinde pişen bu pizzanın mozarella peynirinin ve dometesinin doğal tadı yeter. Sadece 2 çeşit pizzası var, salaş, hiçbir lüksü olmayan ama 1870 yılından beri hizmet veren bir pizzacı. Ancak bir sıkıntı var ki saat 13:00 den sonraya kalınırsa çok sıra bekleniyor, kapıda numara dağıtıyorlar düşünün artık. Sıra beklemek istemiyorsanız saat 12:00 olmadan gitmek lazım, 13:00 civarında gittiğinizde tam en yoğun zaman, sıra beklemek hem vakit kaybı hem de sıkıntılı oluyor. Ama değer, Napoli’ye gidildiğinde Da Michele’de pizza yemeden dönülmemeli, dönülürse yazık olur.
Pazar günleri kapalı olan Da Michele diğer hergün saat 11:00 ile 23:00 arası açık.

Da Michele’de pizzamızı yedik ve huzura ermiş bir halde şehrin sokaklarında gezmeye çıktık.

Ehhh Napoli şehrini tepeden gördük, pizzamızı yedik, şimdi bir kahve içip Napoli’de kısa süreli bir şehir turunda görülmesi gereken tarihi şehir bölgesini gezeceğiz.

Centro Storico denen ve Unesco Dünya Mirası listesinde olan Napoli tarihi şehir bölgesi. Bu bölgeyi keşfetmek için Piazza Gesu Nuova’ya gidip, Via Benedetto caddesi üzerinde devam ederek, Via San Biago ya kadar yürüdük ve oradan SCANNAPOLİ sokağına geldik, buralar cıvıl cıvıl, hareketli, Scannapoli’den biraz daha ilerleyince çok renkli ve canlı bir sokak olan VIA SAN GREGORİO ARMENO sokağına ulaştık. Öyle neşeli, renkli bir sokak ki burası da ayrılması zor. Sokağın sonunda da yine VIA SAN GREGORİO ARMENO kilisesi var, kilisenin çevresinde de değişik sanat dükkanları var. Küçük renkli heykeller, eskiciler, hediyelik eşye dükkanları, dondurmacılar, pastahaneler, nereye bakacağını şaşırıyor insan.

Centro Storico bölgesinden sonra Piazza PLEBISCITO gittik, bu meydanda da Napoli ve İtalya’nın ünlü San Carlo opera ve tiyatro salonu, meydanı çevreleyen sütun başlıkları ile San Francesco di Paolo kilisesi (aynı Roma Pantehon gibi) var. Bu meydan Napoli’nin en ünlü, en bilinen meydanı.

Palazzo Reale kraliyet sarayı, tavanı cam alışveriş merkezi Galeri Umberto (Milano Galeria Vittoria Emanuele benzeri), yine meydana çok yakında sahildeki ünlü Nuovo Kalesi de bu bölgede. Pızza Plebiscito meydanındaki 150 yıllık bir pastane olan Cafe Gambrinus da meydanı seyrederek içilen bir kahve molası da iyi geliyor😉

3. Gidişimiz olduğundan kısa ve hızlı tur şeklinde Napoli gezimizi yaptıktan sonra Sorrento’ya doğru yola çıktık. Biz daha önceki gelişlerimizde Pompei’yi gördüğümüzden bu defa Pompei’ye girmeden direkt Sorrento’ya geçtik. Pompei’yi ayrı bir başlık altında anlatacağım. Pompei gezimizden sonra hem konaklama hem de akşam yemeği için Sorrento’ya geçtik.

SORRENTO
Sorrento, bu sahillerde arka arkaya sıralanmış olan kasabalar arasında en şık ve büyük olanı. Yarların üzerine kurulmuş asil, sakin ve özel bir kasaba Sorrento. Limandaki balıkçıları, sahildeki salaş balık restorantları, sokak aralarındaki şık restoranları, cafeleri, dingin koyları ve en önemlisi muhteşem Vezüv’ü direkt seyreden manzarası ile ayrı bir güzel.

Sorrento için özel birşey söylemeye, mutlaka şurayı görün diye söylemeye gerek yok. Sorrento bir keyif şehri, güzel ve şık sokaklarında dolaşıp, sahildeki salaş balıkçılarında ya da sokak aralarındaki şık restoranlarında yemek yiyip, en ünlü ve merkezi Piazza Torquato Tasso meydanındaki FAUNO CAFE BAR da oturup, gelen geçeni seyrederken bir limonçello, bir limonçello daha, bir limonçello daha şeklinde zaman geçirmek bile yeter…

Biz Sorrento’da karşımızda Vezüv, altımızdaa tüm Sorrento şehir manzarasına ve balıkçı koyuna hakim tepeden bakan Hotel Settimo Cileo’da kaldık, odalar çok şık değil, eşyalar eski moda, otel belli ki eskinin çok güzel oteliymiş, acilen dekorasyona ihtiyacı var ama odanın manzarası muhteşem. Odaya girip, balkona çıktığınızda manzaranın güzelliğine inanamıyorsunuz. Tam karşıda Napoli şehir ışıkları ve Vezüv yanardağı, aşağıda Grande Limane, balıkçı tekneleri ve sandalları.

Sorrento’da ilk akşam herkesin çok övgüsünü alan Grande Limane deki salaş balıkçı DA EMILIA restoranında yemeğimizi yedik, neşeli, huzurlu bir yer, deniz üstünde mekan süper, ama öyle aman aman çok memnun kalmadık, yediklerimiz sıradandı.

Sorrento’ya gezimizin son günü tekrar geldiğimizde de Piazza Torquato Tasso meydanındaki PİZZERIA AURORA’da akşam yemeği için şansımızı denedik, çok aç olmamamıza rağmen pizzası, lazanyası güzeldi, ikiz garson kardeşler de bizi çok eğlendirdi🙃 tavsiye ederim.

Sorrento da asıl Corso Italia caddesi üzerinde dondurmaları süper güzel olan Galereria Primavera dondurmacısı var. Yediğimiz dondurmalar unutulmazdı, ben çok dondurma sevmem, ben bile ikinci gün bir daha yemek istedim. Bitter çikolatalısı nefisti, limonlusunu deneyen arkadaşımız da limonluyu çok beğendi.

POSITANO
Sorrento’da sabah kahvaltı, şehir gezisi, kahvesi, limonçellosu derken öğlen oldu, artık Positano’ya geçme zamanı geldi.

Sorrento’ya 16 km uzaklıktaki Positano’ya biz sahil yolu üzerinden gittik, yolun manzarası muhteşem. Positano’da Hotel Ancora’da kaldık, otelin hem odaları, hem manzarası, hem temizlik hem de kahvaltı mekanı ve sunumu olarak bizden tam puan aldı. Otele yerleşip Positano sokaklarını keşif için çıktık, sahile doğru yürüdük.

Positano’da sahile iniş yolu çok keyifli, sahil de çok canlı. Via dei Mulini sahile iniş yolu, sağlı sollu küçük butik dükkanları ile döne döne inen dar bir yol, çok renkli ve neşeli, aşağıda yol geniş bir kumsalla sonlanıyor. Positano’nun bu sahilinden hem Capri’ye feribot kalkıyor, hem de Amalfi sahillerindeki plajlara tekneler gidiyor, hem de yazın bildiğimiz şezlonglu plaj olarak kullanılıyor.

Positano kumsalına inip, en sağ kolda sahilde tepenin kenarında bir dar merdivenli yol çıkıyor o tarafa yürüyüp biraz çıkınca (tam sahil kenarı) şehrin manzarası çok güzel görünüyor.

Positano sahildeki Buca di Bacco restoranı ve çevresi çok eğlenceli, çevreyi seyrederek yemek yemek keyifli, yemekleri de güzel. Hem balık ve deniz ürünleri hem pizzasını denedik, hepsi başarılıydı.

Positano da ayrıca son gün öğlen yemeğimizi Positano’nun dağ tarafında tepelere tırmanarak gittiğimiz Il Ritrovo restoranını da çok beğendik, özellikle yediğimiz ev yapımı makarnalı kocaman saçta gelen balık güveçler müthişti, en son kendimi ekmekle suyuna banarken hatırlıyorum.

RAVELLO
Sabah kahvaltısı sonrası Positano’dan Amalfi yönüne doğru yola çıkıp, ilk olarak Amalfi’nin üst bölgelerinde yerleşik tepe bölgedeki Ravello’ya çıktık.

Ravello benim bu bölgedeki en beğendiğim, en asil kasaba, sahilden 7 km kadar dağlara doğru tırmanılıyor, genelde tek şeritlik dar bir yolu var, çıkarken yolun bazı bölümlerinde trafik ışığı konulmuş, karşı yoldan gelenler bekleniyor, sırayla iniş çıkış yapılabiliyor. Yolun tamamı sağlı sollu limon bahçeleri ile çevrili, dağlar tepeler hep limonluk, manzara muhteşem. Ravello’nun küçük ana meydanı çok keyifli, sol tarafta limon bahçeleriyle dağlar, diğer tarafta meydanın ağaçları, evleri, cafeleri çok güzel.

Ravello’da dönemin zengin ailelerinin vilları var, şimdilerde halkın ziyaretine açılmış ya da otel olarak kullanılıyorlar.

Gezilebilen villalardan ikisinden de Amalfi kıyılarını seyretmek müthiş, manzara süper.
Önce hemen meydanın solunda girişi olan Villa Rufolo’ya girip bahçesinde gezdik, Amalfi kıyıları denince çok bilinen, her yerde gördüğümüz Amalfi manzarası fotosu buradan çekiliyor.

Sonra meydandaki dondurmacının olduğu sokağa girip Ravello’nun şık ve dar sokaklarında ilerledik, bu tarafta da Villa da Hotel Cimbrone nin bahçesi ve balkonundan Amalfi manzarasını seyrettik, manzara inanılmaz, burası bir hotel ama bahçesini ücret karşılığı gezdiriyorlar, bahçesi muhteşem, sonundaki heykelli balkon ise manzarası için görmeye değer.

Amalfi manzarasını uzun uzun seyrettikten sonra Ravello meydanına geri dönüp Villa Rufollo’nun tam zıttı taraftaki karşı sokağı olan Via Roma’ya girip yemeklerinden çok memnun kaldığımız CUMPA COSİMO restoranında yemek yedik. Cumpa Cosimo’dan aklımda kalan içinden akan sütü ile tadı damağımda kalan mozarella peynirli caprese salatası, üzerinde gezdirdiğimiz ve neredeyse bir şişesini bitirdiğimiz muhteşem zeytinyağı (ki garsonlar baktılar şişe bitiyor masadan birkaç kez zeytinyağını almaya kalktılar🙃🙄) ve tatlıları, hele limonlu sorbesi, panna cottası inanılmaz…

AMALFİ
Ravello’daki tadı damağımızda kalan yemeğimiz üstüne şimdi sıra Amalfi’yi gezmede, öğleden sonra Amalfi’ye indik, Amalfi meydanına ünlü Andrea Passa pastanesinde kahvemizi içip dinleneceğiz.

Amalfi’nin ünlü meydanı Piazza DUOMO’nun girişinde sağda 1830 dan beri hizmet veren ANDREA PANSA pastanesinde Amalfi’ye tekrar gitme sebebim olabilecek müthiş pastası Delizia al limone yedim, tüm gideceklere tavsiye ederim.

Amalfi’nin Piazza Duomo meydanı en turistik meydanı ve meydanın devamındaki sokak üzerinde karşılıklı küçük dükkanlar var, sandalet, zeytinyağı, limonçello ve diğer tüm limondan üretilmiş sabun vs malzemeleri satıyor. Yine restoranlar da bu sokak üzerinde. Ünlü merdivenleri ile Sant Adrea kilisesi de Piazza Duomo’da.

PARAIANO-MAİORİ- MİNORİ-ATRANİ
Amalfi sahillerindeki son günümüzde sabah Positano’da gezip, Amalfi sahillindeki sırayla diğer kasabaları keşfe çıktık, öğlen yemeğimizi Paraiano’da Dilek arkadaşımızın tavsiye ettiği bir pizzacı da yemeyi kafaya koymuştuk, restoranı bulduk henüz fırını yakmadık saat 12:00 gibi yanar dediler biz de tamam birazdan geliriz dedik ve başladık Paraiano’da gezmeye, kilisesine, meydanına, oradan da kıvrıla kıvrıla denize inen daracık ara sokaklarına girdik, ama denize kadar inmeye hem nefesimiz yetmedi, hem de gözümüz yemedi. Saat doldu dönelim dedik, gittik restoranın masasına kurulduk, pizza istiyoruz dedik, adam pizza yok bugün dedi, şaka gibiydi, yemeden kalktık doğal olarak, meğerse haftaarası müşteri az diye öğlen yakmamışlar fırını, akşam yakarız dediler, haliyle hepimizi kızdırdı bu tavrı restoranın.

Yol üzerinde yine bilinen bir nokta olan Furore plajı var. Bu plaja da inebilmek için epeyi bir merdiven inmek gerekiyor.

Bindik arabamıza keşfe devam Amalfi’den sonra sırayla Atrani, Minori ve Maiori’yi çok takılmadan gezdik ve bu üç kasaba da düz ayak, önlerinde plajları olan kasabalar.

CETARA
Cetara’nın bizim için ayrı bir yeri var, ilk gittiğimiz 2013 yılındaki Amalfi gezimizde oğlumuz da bizimleydi, diğer Amalfi kasabaları gibi özellikle gidin, görün diye yazılmayan, bizim uğrayarak keşfettiğimiz, hiç turistik olmayan Cetara’yı tam bir geleneksel İtalyan balıkçı kasabası olması sebebiyle ve kilise bahçesindeki RISTORANTE AL CONVENTO’da yediğimiz keyifli yemek ve limonlu profiterolü dolayısıyla hepsinden daha çok sevmiştik ve bizde özel bir yeri oldu Cetara’nın. Hatta Amalfi bölgesine bu defa gidişimizde Cetara’yı sona bıraktık ve hep bizim köyümüz dedik aramızda, o kadar benimsemişiz Cetara’yı.

İlk gittiğimizde Cetara’nın merkezindeki kilisenin bahçesinde çocuklar neşeyle ip atlıyor, koşuyor, top oynuyorlardı, sahilinde bir park ve bu parkın banklarında kasabanın genç, yaşlı yerli halkı, özellikle de ihtiyarlar doluşmuş, konuşup şakalaşıyor,sohbet ediyorlardı. Hatta ben de bir banka oturdum ve yanımdaki hiç ingilizce bilmeyen yaklaşık 80-85 yaşındaki İtalyan bir beyefendi ile o italyanca konuştu, ben ingilizce-italyanca hatta türkçe karışık tatlı tatlı sohbet ettik, ama dilimiz farklıyken bile birbirimizi çok da iyi anlamıştık. Sanki bu defa gittiğimde yine o İtalyan beyefendi orada olacakmış ve sohbet ederiz diye gözlerim onu aradı, ama yoktu. Bu neşeli, konuşmalar ve çocuk gülüşmeleri dışında gürültüsü olmayan kasaba gerçek İtalyan olmasıyla bizde iz bırakmıştı.

Evet yine Cetara’da gezdik, yine çok sevdik, Cetara yine aynı, küçücük meydanında yine yaşlıllar, çocuklar, bir sohbet bir muhabbet tam da aklımızda kaldığı gibi. Yine Ristorante Al Convento’da limonlu profitorülümüzü yedik ve rahatlayıp, huzur içinde ayrıldık Cetara’dan.

Özel Not: Cetara’nın tek problemi var, yolu km olarak çok olmasa da virajlı olması sebebiyle araba tutan kişiler için 15-20 dakikalık mesafe saatler sürmüşcesine zor olabiliyor, bunu göz önüne almak lazım.

Artık geri dönüşe geçiyoruz, bu akşam Sorrento’ya dönüp, Sorrento’da konaklayacağız ve sabah feribotla Capri’ye geçeceğiz. Daha önceki Napoli gezimizde de Capri’ye gelmiş gezmiştik, aslında ikinci kez Capri’yi gitmeyebilirdik, gerek de yok ancak biz birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın ilk gelişi olduğundan onlar da ünlü Capri’yi görmeden dönmesinler diye tekrar gittik.

CAPRİ
Capri hakkında anlatacak çok fazla şey yok, yıllarca Capri deyince bir jetset imajı yerleştirilmiş herkesde ve gidince nedeni anlaşılıyor, en büyük sebep astronomik fiyatlı butikler, mağazalar, sanki her sokaktan bir artist fırlayacakmış havası var.

Bana göre eğer Capri’ye özel uçağınla ya da özel yatınla iniyorsan sana özel villa da ya da çok şık bir butik otelde kalıp, en şık mağazalardan astronomik fiyatlarla alışveriş yapacaksan Capri bir anlam taşıyabilir, kimbilir, bu sebeple bir kere görmek yeterli olan yerlerden.
Ama yine de feribota binince Capri’ye gidiyorum havasına giriyor insan ister istemez.

Capri adasına Sorrento’dan feribotla geçiliyor, sabah ilk feribot saat 07:15 de ve 20 dakika sürüyor, çok sık feribot var, 10-15 dakikada bir kalkıyor feribotlar. Feribot tarifeleri mevsimine göre değişebiliyor bu sebeple gidilen tarihteki tarifeleri kontrol etmekte fayda var. Ayrıca Capri adasına Positano’dan da feribot kalkıyor. http://www.capri.net/en/ferry-schedule tarifelere bu linkten ulaşabilirsiniz.

Capri adasında Capri ve Ana Capri olmak üzere iki ana yerleşim var, feribotla Capri’nin Porto Grande limanına gidiliyor, feribottan inip direkt karşınıza çıkan finiküler ile Capri kasabasına tepeye çıkılıyor, finikülerden inişte hemen Piazza Umberto I meydanına çıkılıyor, adanın aşağıya bakan manzarası ve meydandan girilen ara sokaklarda çok şık dükkanlar, butikler var. Burası bir marka cenneti ve inanılmaz pahalı.

Capri’nin neredeyse tüm fotoğraflarında görünen meşhur Faraglioni kayalıkları ve ünlü Via Krupp inişini Augustus bahçesinin balkonundan (manzarayı görmek ücretli 1€) görülebiliyor.

Capri’den Ana Capri’ye gitmek için yine Capri’nin merkezindeki finikülerle ilk çıktığımız meydana döndük, meydandan Ana Capri’ye üstü açık süper keyifli taksiler ve otobüsler çalışıyor. Capri’den Ana Capri’ye gidiş için taksiler 20 Euro alıyor. Biz 4 kişiyiz ve üstü açık taksiye bindik, çılgın bir ulaşım, yol dar, sağ taraf uçurum, araçlar hızlı gidiyor, ama manzara muhteşem. Çok keyifli bu taksiler.

Ana Capri’de indiğimiz meydandan tek kişilik açıkta oturarak çıkılan bir teleferikle adanın en üst noktasına çıkılıyor, yine buradan adanın muhteşem manzarası görünüyor.

Biz adanın bu noktasına çıkmadık, onun yerine Ana Capri’nin sokaklarında gezindik, kiliselerine girdik, Capri tarafı Dünya’nın en ünlü markaları, jet sosyeteye hitap edecek butikleri ile göz kamaştırırken, Ana Capri’de çok daha mütevazi olan dükkanlar ve butikler var, bu kısımda daha yerel ürünler satılıyor.

Capri’ye sabah en erken feribota binip, akşam en geç feribotla dönmek mantıklı, günübirlik Capri gezisi yeterli olacaktır, yok Capri’nin keyfini daha uzun sürmek, denize de girmek isterim derseniz 1 gece konaklanabilir de. Bana sorsanız tercih etmem ama ille konaklamak isteyen, gün sıkıntısı olmayanlar için adanın merkezinde konaklamak, gündüz feribotla ilk gelinen limandan kalkan gezinti tekneleri ile plajlara gitmek özellikle mavi mağara diye bilinen Grotta Azzurra yı görmek seçenekler arasında.

Biz ilk Capri’ye gidişimizde yaz olduğundan bu gezi teknelerine bindik ve önce “Bagni di Tiberio” denen plajında denize girip, plajdaki restoranında çok keyif aldığımız bir yemek yemiştik.

Sonra da Grotta Azzurra “Mavi Mağarayı” yı gördük. Mağaraya götüren gezi teknelerini kullanan denizcilerin mağara önünde sıra beklerken Venedik gondollarındaki kürekçiler gibi güzel sesleri ile yaptıkları serenadlar, napolitenleriyle gösterileri pek eğlenceli oluyor, mağaranın içindeki denizin rengi de inanılmaz. Yaz aylarında giderseniz mutlaka görün derim.

Aşağıdaki videomuzda denizcilerin muhteşem akustikli mağaradaki “Volare”si için sesi açınız.

Capri turumuzu bitirip Sorrento’ya dönüş için feribota biniyoruz, akşam Napoli’den dönüş uçağımız var.

Ama dönüş yoluna geçmeden önce Sorrento’da ufak bir işimiz daha var, önce o güzel dondurmalardan yenecek üstüne de FAUNO Cafe bar da birer kadeh daha limoncello içilecek, artık bir kadehte kalabilecek miyiz bilmiyorum ki kalamadık.

Evett bir gezinin daha sonuna geldik, gözümüzün önünde Amalfi manzaraları uçuşarak, birazda limoncelloların etkisiyle Napoli havaalanına geldik.
Ve dedik ki biz yine geliriz buralara….aklımız yine Napoli ve Amalfi sahillerinde kaldı.

Not: Bu turu iki farklı kez yaptığımızdan değişik otellerde konakladık,
Sorrento’da bir kez Hotel Settimo Cileo’da bir kez de Hotel Carlton International’da
Amalfi bölgesinde de bir kez Positano’da Hotel Ancora’da, bir kez de Hotel La Pergola’da kaldık. Tüm kaldığımız otellerden memnun ayrıldık.

Ayrıca bu bölgeden yapamayıp da aklımda kalanlar;
-Biz bir türlü vakit ayırıp Napoli Ulusal Müzesi’ni ziyaret edemedik, ilginç bir müze olduğu hakkında yazılar okudum, bir sonra ki gidişte uğrayacağız artık.
-Bir de Procida ve Ischia adalarını bir türlü görmek kısmet olmadı, tekrar gidersek gidilecekler listemizde bu adalar.

 

Not: Tüm yazı ve fotoğraflar sadece izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.

APOLYONT – GÖLYAZI

Yıllar sonra nihayet tekrar Apolyont’ dayım.

Anne tarafım Bursa’lı olup, çocukluğumuzda istisnasız her yazı Bursa’da anneannemin evinde geçirirdik. Yugoslavya göçmeni ve Boşnak olan annemin ailesinden Bursa ve civarında yaşayan akrabaları ziyarete Karacabey, Bandırma, Fevzipaşa’ya giderken ya da Bursa’ya dönüşte dayım mutlaka yol üstündeki Uluabat ya da Gölyazı’ya uğrar, buradan köy ekmeği bazen de kasayla göl balığı alırdı. Ben de daha o zamanlardan gezmeye görmeye meraklı olduğumdan köyü izler, ne var ne yok diye çevreme bakardım. Uluabat gölü ve Gölyazı ile tanışıklığım taa o zamanlardan ama tabii çokkk zaman oldu…

gysel1

Yıllarca Ege veya daha güneye tatillere giderken Bursa İzmir yolu üzerinde her gidiş dönüşte yol boyunca Uluabat gölüne, aşağıda görünen Gölyazı’ya bakarım, giderken hadi girelim derim, arabadakiler geç kalıcaz dönüşte gireriz der girmeyiz, tatil dönüşlerinde ise eve dönüş telaşı ile geç oldu artık sonra geliriz deyip deyip beni vazgeçirirler ve biz gene Gölyazı’ya bir türlü giremeyiz.



Yurt içinde ya da yurt dışında uzaklara gitmekten, çok yakınımızda ki bu güzel yere bir türlü vakit ayırıp gidemedik, bu da bizim ayıbımız oldu.

Ama bu hafta sonu güneşi görmüşken ve hazır kırk yılın başı İstanbul’da evde kalmışken hadi dedik ve bu defa Apolyont / Gölyazı’yı görmek için Yine Düştük Yollara…

gyevler

İstanbul’dan Gölyazı/Apolyont’a gitmenin en mantıklı, en kolay ve maliyeti en düşük yolu Yenikapı-Bursa (Mudanya) feribotu.
(kış tarifesinde araç 69 tl+1 yolcu 15 tl ile toplam 84 TL), mesafe çok kısa, benzin maliyeti yok. Mudanya’da indikten 30 km sonra Gölyazı’da olunuyor.
Ama Mart ayına kadar kış tarifesi uygulayan feribotun bu güzergaha hergün sabah sadece 7:30 da tek gidiş var, akşam ise Mudanya’dan tek dönüş 17:30 da.

Yenikapı-Bursa (Mudanya) feribotunu kaçırdıysanız ya Pendik-Yalova feribotunu
(şu an araç 39 tl+1 yolcu 1 TL toplam 40 tl ile ikinci en ucuz seçenek) kullanacaksınız. Feribottan indikten sonra Yalova-Gölyazı yaklaşık 120 km sürüyor.



Booking.com

Ya da en pahalı seçenek olan Osmangazi köprüsünü (indirimden sonra bile 65,65 tl köprü-12,5 tl gibi de otoban ücreti ile 78 TL tutuyor) kullanacaksınız.
İstanbul Anadolu yakası Kadıköy’den yol yaklaşık 200 km, hem yol uzun yorgunluk, hem de köprü ve benzin maliyetini eklediğinizde en pahalı seçenek bu oluyor.

Bursa’dan İzmir yönüne giderken yaklaşık 35 km geçtikten sonra solda Uluabat gölü görünüyor ve sağda Gölyazı tabelalasından sapılıyor.

Gölyazı sapağına girdikten hemen sonra güzellikler başlıyor, iki tarafı zeytinlik olan öyle güzel bir yoldan Apolyont/Gölyazı’ya iniliyor ki bana göre sırf bu yolu bile gidip görmek için değer. Sapağa girdikten 5 km sonra da Gölyazı’dasınız.

Bu bilgilerden sonra gelelim iki isimle anılan Apolyont/Gölyazı’yı tanımaya.
Uluabat gölü aynı zamanda Apolyont gölü olarak da biliniyor, göle adını veren iki köyden birisi olan eski ve antik adıyla Apolyont yeni adıyla Gölyazı, diğeri ise gölün daha kuzeybatısında bulunan Uluabat köyü.

Uluabat gölü üzerinde bir yarımadaya kurulan Gölyazı, Bursa’nın Nilüfer ilçesine bağlı tam bir küçük balıkçı köyü aslında. Cumhuriyet öncesi halkın %90’ı Rum olan köye mübadele sonrasında Selanik göçmenleri yerleştirilmiş ve hala köyün büyük bölümü bu Selanik göçmenlerinden oluşuyor.

Zaten köye girdiğinizde ve köy halkıyla sohbet etmeye başladığınızda anlıyorsunuz, açık renk ten, mavi yeşil göz renkleri, sıcakkanlılıkları hemen belli ediyor.

Gölyazı’nın tarihi 2500-3000 yıl önceye gidiyor. Sırasıyla antikçağ, Roma, Bizans ve Osmanlı geçmişine sahip olan köy 1980 yılında SİT alanı ilan edilmiş. Hatta çok eski tarihli bir Gezi Traveler dergisinin Gölyazı anlatımını okurken köyün yaşlılarının o zamanlar keşfedip köye giden fotoğrafçılara, gelip gidiyorsunuz köyümüze, dikkat çektiniz, köy meşhur oldu, sizin yüzünüzden Gölyazı SİT alanı oldu diye serzenişte bulunduklarını okudum.

Köyde mübadele sebebiyle o zamanlar tamamlanamamış ama şimdi restore edilerek kültür merkezine dönüştürülmüş bir ortodoks kilisesi de var, motorla gölde gezerken de mimarisiyle direkt dikkat çekiyor bu yapı adı Aziz Panteleimon Kilisesi.
Yine tüm çevre adalarda tarihi kalıntılar var, göl içindeki küçük bir başka adada da yıkık, terk edilmiş bir manastır varmış.

klise

Tüm köyün içine dağılmış antik yol, su kemerleri, lahit mezarlar, dış kale ve kule kalıntıları çok tahrip olmuş, yıkık dökük evlerin aralarında kalmış. Ayrıca Zambaktepe olarak bilinen tepede de tahrip olmuş, yıkık dökük çok az bölümü bulunan bir Roma dönemi tiyatrosu da var. Ne acı değil mi, tarihin bu kadar talan olması, korunmamış olması.

Gölyazı’da drone uçurduğumuzda çocukların kibarlığı, bizimle ilgilenmeleri, drone uçarken yaptığımız sohbet bizim çok hoşumuza gitti, Gölyazılı çocuklarımızı da çok sevdik.

gy5

Gölyazı/Apolyont tam bir fotoğraf cenneti, nereye baksanız deklanşöre basmak geliyor içinizden. Gölün bir gümüş, bir yeşil olup sürekli değişen rengi, sazlıklar, süslenmiş küçük gezinti tekneleri, ağ atan balıkçılarıyla balıkçı motorları, göl kenarına bağlanmış kayıklar, gölde yüzen pelikanlar, ördekler, kuğular, suya kanatlarını dokundurup suyu hareketlendiren kuşlar, elektrik direklerine yuva yapmış leylekler, köyün meydanında göle doğru gövdesini vermiş 750 yıllık dev çınar ağacı, kışın suların yükselmesiyle ev duvarlarının bir bölümünün suya batıp Venedik görüntüsü veren Gölyazı muhteşem bir hazine, bir cennet.

ydy-gölyazı5

Gölyazı öncelerde gelirinin %80 i balıkçılık olan bir köymüş ama şimdilerde işin içine turizm gelirleri de girmiş bulunuyor. Erkeklerle birlikte balıkçılık yapan kadınlar da çoğunlukta, ağ onarıyor, kürek çekiyor, sepet atıyorlar. Eh diğer köylerde de kadınlar tarlada çalışıyor burada da göl bizim tarlamız diyor köylüler. Şimdilerde gölden en çok turna, sazan balıkları çıkıyor ama yıllar önce esas gelir kaynakları kerevitmiş, maalesef gölün kirlenmesi ya da fazla avlanma sebebiyle artık kerevit çıkmaz olmuş.

Şimdilerde balıkçılar fotografçılara gün batımı pozları vermek konusunda da uzmanlaşmışlar, gittiğimiz gün tesadüfen öğrendik ki bu da Gölyazı da bir sektör oluşturmuş.

gölyazı4

Aslında Uluabat ve çevresi ekolojik olarak o kadar önemli bir bölge ki, Uluabat gölü sazlık ve bataklık kesimleri su kuşlarının beslenme ve kuluçkaya yatma bölgesi olduğundan ve barındırdığı kuş zenginliği sebebiyle Dünya sulak alanlarının korunmasını ve akılcı kullanımını hedefleyen uluslararası Ramsar anlaşması ile 1994 yılında koruma altına alınmış.

gy7

Daha önceki yıllarda Uluabat yolundan geçerken bir kaç kez “Leylek Şenlikleri” afişleri dikkatimizi çekmişti, Gölyazı’ya girince öğrendik ki Uluabat Gölü, leyleklerin göç yolu üzerinde olduğundan göl ve çevresi tam bir leylek cenneti. Elektrik direklerinde, bacalarda leylek yuvaları var. Böylece gördüğümüz afişlerin sebebini öğrendik, 2005 yılından bu yana her yıl Mayıs ayında, Gölyazı’nın komşu köyü Eskikaraağaç‘ta, Leylek Şenlikleri düzenleniyormuş. Eskikaraağaç Türkiye’nin tek, Avrupa’nın ise 11. Leylek köyü ünvanını almış durumdaymış. Mayıs ayında tekrar gidilecek demek ki..

Kışın Gölyazı çevresinde motorla gezinti yapınca evlerin suya batmış yüzünü görmek değişik ve ilginç bir manzara. Ancak köyde yaptığımız sohbetlerde bahardan itibaren göl silme nilüfer çiçekleriyle kaplanırmış, ayrıca göl bahar ve yaz mevsiminde kuş cennetine dönüştüğünden, cıvıl cıvıl kuş sesleriyle Gölyazı çok daha güzel olurmuş, evet baharda tekrar görmek farz oldu, Mayıs ayında tekrar gitmek için bir sebep daha…

Gelen turisti gölün çevresinde küçük, sevimli, süslü motorlarla gezdirmek Gölyazı’da artık bir sektör ve işkolu olmuş gibi, tüm motorlarda fiyat fiks 20 TL, gölün çevresini gezin derim mutlaka.

Ancak gölde motorla gezerken bir taraftan çok keyif alıp, diğer taraftan da mutsuz olabiliyor insan, yarımada çevresinde gördüğümüz manzara, çarpık ve düzensiz yapılaşmanın bozukluğu, evlerin bakımsızlığı, maalesef korunamamış, yıkılmış tarihi kemerlerin adeta yok edilerek arasına yapılmış evler çok can sıkıcıydı, çok üzüldük.

gy4

Ayrıca Gölyazı tüm doğal güzelliğine ve genel görselliğine karşın, ara sokaklarının bakımsızlığı, evlerin gecekondu tarzı bir mimariye dönüşmüş olması, çatıların kiremitlerinin sökülmüş ve her an kat çıkacak durumda hazırmış havası, yemek işine girmiş dükkanların ve tabelalarının derme çatmalığı ve bu esnafların kendi dükkanlarının önlerinin bile bakımsızlığı hatta üzülerek söylüyorum ki maalesef pisliği Gölyazı da bizi üzen konular oldu.

gy6

Gölyazı öyle muhteşem bir yer ki bunların hiç birini haketmediğini düşündük, aklımıza Karadağ’daki aynı Gölyazı gibi bir yarımadanın üstünde yerleşime sahip Sveti Stefan geldi ve içimiz cız etti, aynı doğal güzellik, aynı coğrafi konum ama bir oradaki tarihin korunmuşluğuna, düzenli yapılaşmaya bak bir de buraya dedik ve gittikçe daha da turistik olan Gölyazı için de acilen bu konuya el atılması gerekliliğini düşündük.

ydy-Başlıksız-3

Gölyazı’yı yazmadan önce şöyle bir düşündüm, acaba yazıp, tanıtıp daha çok insanın Gölyazı’ya gitmesini sağlamak ne kadar doğru, bizim gibi günübirlik şehirden gelenleri memnun etmek, karınlarını doyurmak adına geçici ve gel geç çözüm ve yapılaşma ile Gölyazı belki de daha da bozulacak, harcanacak ve turistik bir yer olup çıkacak buna engel de olmak lazım aslında.

Önemli bir not düşmeden edemeyeceğim;
Köyün hemen girişinde yolun sağ tarafında Nilüfer belediyesinin standları var ve belediyenin organizasyonu ile köyün hanımları burada havuz sistemi ile çalışıyor, bir stant çay yapıyor, diğer 2-3 tanesi gözleme, bir kaçı el işleri satıyor ve kazanç havuza gidiyor. Burada yapılan gözlemeler gerçek el açması, gözleme yiyecekseniz mutlaka burada yiyin derim, hem köyün hanımlarının el emekleri kazansın hem de böyle güzel bir mantıkla kurulan sistem işlesin.

kadınlar

Böylece el açması diyerek müşteri kandıran ve hazır yufkadan gözlemeyi önünüze getiren Gölyazı’nın uyanık esnaf tarzı restorant ve kafelerinin riskini almamış olursunuz, bizzat şahit olduk maalesef.

NETİCE;
-Gölyazı sadece bir çay kahve içimlik bile gidilebilecek, huzurlu, keyifli bir yer
-Biz Şubat başı bir cumartesi günü gittik, henüz tam bahar gelmemesine rağmen Gölyazı kalabalıktı, ilkbahar ve sonbahar haftasonları eminim çok daha kabalık oluyordur, hafta arası gidilse daha boş olacağından daha da keyif alınır,
-Gölyazı da sokak aralarında gezip ilgili ve meraklı halkı ile sohbet etmek çok keyifli,
-Zambaktepe’ye de çıkıp manzaraya oradan da bakmanızı tavsiye ederim,
-Balık çeşitlerini denemedik, bu sebeple özellikle bir restorant tavsiye edemeyeceğim,
-Ağlayan Çınar’ı geçince sağdaki çay bahçesi hem temiz, hem de çayı güzeldi,
-İstanbul’dan erken çıkıldığında Mudanya-Trilye gezisi ile de birleştirilip sabah. kahvaltısını Trilye’de, çay kahve keyfini Gölyazı’da, üstüne de dönüş yolunda Bursa’ya uğranıp İskender kebap ziyafeti ile daha da keyifli bir günübirlik rota haline gelebilir.

 

Not: Tüm yazı ve fotoğraflar sadece izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.