BERLİN – ALMANYA

2005 yılının Mart ayında, yoğun ilgi alanımda olan bir konuda Berlin’ e iş gezisi için görevli gittim. Konu ITB Turizm fuarı. ITB Turizm Fuarı tüm dünya ülkelerinin tanıtımı amacıyla yapılan dünyanın en büyük turizm fuar organizasyonu. Benim gibi turizme gönül vermiş bir seyahat delisi için bundan daha uygun bir “biçilmiş kaftan” görev olabilir mi acaba.




Aslında oldum olası Almanya’ nın Berlin şehrini görmek isterdim, bu iş gezisi benim için ayrıca bir fırsat oldu. Berlin’ i çok merak ediyorum ama Almanya’ nın diğer şehirleri konusunda ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Daha önce Münih’ i görmüştüm ve Almanya konusunda hiç yanılmadığımı bana teyid etti Münih. Yapılan araştırmalar sonucunda Berlin Avrupa’ da görülmek istenen şehirler sıralamasında Londra, Paris, Roma’ dan sonra 4. geliyormuş. Berlin’ i görmek için sabırsızlanıyorum ama bu defa eşim ve oğlum olamayacak yanımda.

Berlin’ de taksi ile şehrin bulvarlarından geçerken, bir film çekiminde arabanın camından Berlin kentinin ihtişamını seyreden filmin oyuncusu gibiydim. İnanılmaz etkileyici, büyük bir kültürün ve tarihin içinde geziyormuş gibi hissettiriyor insana Berlin. Şehir o kadar mağrur, gizemli ve ihtişamlı ki. Berlin üzerindeki sakinlik ile (ben öyle hissettim) bir zamanlar çok şey gördüm, geçirdim ben havasını tamamen ziyaretçilerine yansıtıyor ve gezdikçe insanın tüylerini diken diken ediyor.

ITB Fuarından arta kalan zamanlarda ve fuarın bitmiş olduğu son dönüş günü fırsat buldukça Berlin sokaklarında görmek istediğim yerleri gezdim. Berlin özel bir şehir, ya da bu şehirde yıllarca yaşanılan ve tarihe önemli izler bırakmış olaylar olduğunu bilmek, şehre ayrı bir gizem ve özel olma havası katıyor. Geniş ve uzun bulvarları ile çok asil bir şehir.

Berlin’ de Hilton otelinde kaldım, otel tarihi şehrin tam merkezinde, ünlü Mitte bölgesi, Postdamer Platz, Alexanderplatz, Brandenburg Kapısı’ na çok yakındı.

Otelin kapısında Berlin’in simgesi olan meşhur ayı heykellerinden vardı. Bu sevimli ayı heykellerinden şehrin diğer noktalarına da yerleştirmişlerdi. (Bizdeki inek heykeleri misali)

Almanya’ nın başkenti olan Berlin, ayrıca Almanya’nın en fazla farklı milletten insanı barındıran kenti. Göçmen nüfus içinde en büyük çoğunluk da Türklerin elinde gibi, nereye baksanız işte bir Türk diyebileceğiniz kadar nüfuzluyuz! Berlinde. Özellikle Kreuzberg semti Türklerin yoğun yaşadığı bir bölge, o kadar çok Türk var ki, bu sebeple semtin bir diğer adı “Küçük İstanbul”.

Türk nüfusun yoğunluğu süper bir kolaylık oldu benim için, özellikle taksi konusunda çok rahat ettim diyebilirim. Sokağa çıkıp taksi çağıracağım zaman dikkatlice baktığımda hangi şöförün Türk olduğunu hemen anlayabiliyordum. Bunu ilk gün Berlin havaalanına indiğimde farkettim, uçaktan indim, taksi sırasına ilerledim ve baktım ki taksi şöförleri aralarında Türkçe konuşuyor, Hilton oteline gideceğim dedim, oldu abla dedi sıradaki, yolda epeyi sohbet ettik, yazılı olana bakmayın siz, burada nüfusun % 30′ u Türktür, herkes kayıtlı değil ki, o yüzden daha az zannediliyor dedi. En doğrusunu o biliyordur herhalde!, zaten Berlin sokaklarında dolaştığımda kendisine hak vermemek mümkün değildi. Ne yapsın Türk kardeşimiz, o kadar içiçe yaşıyor ki Türkler Berlin’ de, Türkiye’den farkı kalmamış onlar için ve nüfusun %30′ unu Türklerin oluşturduğuna bu sebeple kesinlikle eminler!. Gerçekten nereye baksanız, nereden alışveriş yapsanız Türk.

Artık taksiye binerken önce geçen taksilerin içine bakıyordum, şöförünün Türk olduğuna kanaat getirdiğimde hemen durduruyordum, her seferinde hiç tereddüt etmeden nereye gideceğimi direkt Türkçe söylüyordum, banko! bu da Türk. Onlar da hiç şaşırmadan her seferinde tamamdır abla deyip, hemen ilk soru olarak İstanbul’ danmısınız diyorlardı. Türkiye’ ye en son ne zaman geldiklerini, memleketlerini, İstanbul’ da gördükleri yerleri anlatmaya başlıyorlardı. 4 gün içinde yaklaşık 20-25 kez taksiye bindim Berlin’ de, sadece bir kez yanıldım Türk şöför konusunda, onda da şöför İranlı çıktı (ten ve tip benzerliklerimiz var tabii) ve o da yarım yamalak da olsa Türkçe konuşabiliyordu.

Karşılaştığımız Türklerle ilgili diğer bir anımızda şu, ITB Fuarında öğlen yemek yiyeceğiz, ne yesek diye düşünürken, bir hot-dog satıcısı kız gördük, hadi bugün hot-dog yiyelim dedim, ben satıcı kızdan ingilizce 2 sosisli, 2 cola istedim, bu sırada birlikte gittiğimiz bir arkadaşımız bana Türkçe olarak bunlar domuz sosisidir ben yemem dedi. Biz kendi aramızda Türkçe konuşurken sosisli sandviç satıcısı epeyi esmerce kız (pek Türk tipli değildi aslında) bize Türkçe olarak merak etmeyin domuz değil dedi. İşte buyrun, taksi şöförünü teyid eden bir vak’a daha, %30′ u Türk bu Berlin’ in, ben de ikna oldum, tamam.

Bu arada yemek konusunda da Türkiye ve Türk yemekleri Berlin’ de hiç özlenmiyor, her yerde var zaten. Biz bir akşam iş gereği Türk yemeği ( hem de kebap ) yemek üzere Berlin Hasır Restaurant’ a gittik, bütün fuar katılımcısı Türk Turizmci iş adamları oradaydı. Bu arada Hasır Restaurant, Berlin’ de şık bir kebapçı olarak hizmet veriyor. Sahipleri Antalya’ daki Titanic Oteli’ nin de sahibi. Başka bir akşam Hilton otelinin alt katındaki Trader Vic’s Mai Tai Restaurant’ da, diğer akşam ise güzel, küçük bir balık restaurantında süper nefis yemekler yedik.

Berlin’ de görülmesi gereken yerleri tesbit ettim ve vakit buldukça buraları gezip dolaştım. Bunlar öncelikle Berlin’ in meşhur meydanları oldu, yani Alexanderplatz, Postdamer Platz ve Gendermenmarkt. Yanısıra Tiergarten parkı, Charlottenburg semti, Müzeler adası, Pergamon Müzesi (Bergama Müzesi – maalesef sadece önünden geçmekle yetindim), ünlü Checkpoint Charlie kontrol noktası, Brandenburg Kapısı, Doğu Yakası Galerisi’ ni ( Berlin duvar kalıntısı) , savaşta bombardımandan hasar görmüş ve savaşın hep hatırlanması amacıyla yıkılmış haliyle korunup sergilenen Kaiser Wilhelm Kilise anıtı ve alışveriş cenneti Kurfürstendamm bulvarını gördüm.


Berlin ismi çocukluğumuzda sürekli işittiğimiz bir tamlama ile yıllarca beynimizde yer etti ; Berlin Duvarı. Şimdi ise East Side Gallery (Doğu Yakası Galerisi) bölgesinde açık hava müzesi olarak 1,2 km uzunluğunda yıkılan duvardan kalan duvarın bir bölümü var, üzerine çizilmiş resimler ve grafittiler halen duruyor ve o zamanki duyguları yansıtıyor.

Tüm Berlinliler sanki duvar hiç yokmuşçasına ya da hiç olmamışçasına yanından arabaları, bisikletleri ile geçiyorlar.

Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki farkın izleri hala var, birleşmeden sonra ortaya herşeyden iki tane olması durumu çıkmış, yani şu anda şehirde herşeyden iki adet var, iki parlemento binası, iki üniversite, iki havaalanı vs…Daha fazla gelişen batı Berlin’ e yetişmek amacıyla, bugün halen doğu tarafının da yenilenmesi yönünde şehrin heryerinde inşaat var, vinçler çalışıyor.

Berlin bir turist için gizemli tarihi geçmişi ile ilgi çeken bir kent. Mimarisi, meydanları, ilginç semtleri, önemli müzeleri, sanat galerileri ile görülmesi gereken yerlerden. Berlin’in merkez semti Mitte, otelimize de çok yakındı. Mıtte şehrin ortası anlamına geliyor, Berlin ilk bu bölgede kurulmuş. Birçok cafe, restaurant, alışveriş yerleri bu bölgede.

Berlin’ de en merak ettiğim (ülkemizden) Bergama’ dan Berlin’ e kaçırılan, duvar örüldüğünde ise Doğu tarafında kalan Bergama(Zeus) Sunağı‘ nın sergilendiği Pergamon Müzesiydi. Ama maalesef sunak bakıma alındığından müze kapalıydı ve bunca senedir merak ettiğim Bergama sunağını Berlin’ e kadar gitmişken göremeden dönmek zorunda kaldım. Ama kentin içinden geçen Spree Nehri üzerinde, küçük bir ada olan Museuminsel (Müzeler Adası)’ nı gezebildim, tarihi zenginliklerin sergilendiği beş eski müzeden oluşuyor. Mutlaka gezin derim. Dünyadaki önemli müzeler arasında.

Berlin’ de dünya devi şirketlerinin tasarım harikası dev binaları var, şehrin sokaklarından taksi ile dahi geçtiğinizde bu ilginç binaları görmemeniz mümkün değil, hemen dikkat çekiyorlar. Özellikle Postdamer Platz bölgesindeki Daimler Benz, Chrysler ve cam bir çatısı olan Sony Center gibi dünya devi şirketlere ait olanlar süper. Bir de Musevi Müzesi binası var, üzeri tamamen çinko ile kaplı ilginç bir bina.

Alexanderplatz meydanının en önemli eseri ! ise 123 metre yüksekliğindeki TV kulesi. Berlin’in en güzel meydanlarından Gendermenmarkt da görmeye değer. Bu meydandaki Französischer Dom (Fransız Katedrali) ile Deutscher Dom (Alman Katedrali) ve Schauspielhaus Konzerthaus (konser salonu) meydanda yerleşmiş önemli binalar.

Kentin sembolü Brandenburger Tor, yani Brandenburg Kapısı da muhteşem. Brandenburg Kapısı’ndan Schlossbrücke’e kadar uzanan, kentin 1.5 kilometrelik bulvarı Unter Den Linden, Berlin’in en büyük bulvarı, insan bir ucundan diğer ucuna yürünemez diye düşünüyor ve yanlızlık hissine kapılıyor bu bulvarda.

Brandenburg Kapısı’nın yakınında Yahudiler anısına yapılmış Holokost Anıtı var, etkilenmemek mümkün değil. Berlin’ in meşhur bölgelerinden Charlottenburg ise cafeleri ve Charlottenburg Sarayı ile meşhur. Ayrıca Kurfürstendamm caddesinde alışveriş yapmak için buralara da uğranabilir.

Reichstag’ ı yani Alman Parlamentosu’nu ve özellikle muhteşem cam kubbesini görmelisiniz. Dünyanın en büyük şehir parklarından olan Tiergarten ise 167 hektarlık alana yayılmış.

Tiergarten’ da haftasonları Berlinliler mangal yakıp, piknik yapıyorlarmış. Taksi şöförü arkadaşlarımdan! öğrendiğim üzere Almanlar parkta mangal yapma keyfini Türklerden öğrenmişler. Hatta bir hafta sonu parktan o kadar yoğun mangal dumanı çıkmış ki, başbakan parlemento binasından parkta yangın var diye itfaiye’ ye ihbarda bulunmuş.

Berlin’ de Berlin duvarından sonra en çok ismini duyduğum ve herkesin mutlaka gidip gördüğü yerlerden Checkpoint Charlie ise artık tamamen turistik bir yer, ayrıca kum torbaları, asker posterleri ile bir Nazi filmi çekimindeymiş hissine kapılıyor insan.

FriedrichStrasse ile ZimmerStrasse’nin kesiştiği yerdeki Checkpoint Charlie 1961’den 1990’a kadar yabancıların ve diplomatların, Batı ile Doğu Berlin arasında geçiş yapabilmelerini sağlayan tek yer ve bir Amerikan kontrol noktası, bugün ise çevresinde çeşitli askeri şapka ve üniformaların, hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlarla dolu.


Berlin utanç duvarının inşaatına 1961 yılında başlanmış ve Berlin’i 28 yıl boyunca ikiye ayırmış. Hiç kimse önceleri bunu ciddiye almamış, ancak 160 kilometrelik duvar tamamlandığında, Berlinliler için, ruhsal bozuklukların, paranoyanın, baskının, yasakların, utancın sembolü olmuş. Doğu tarafından Batı tarafına geçmek isteyenler oluyormuş, ancak Doğu tarafında dikenli teller, eğitilmiş polis köpekleri, gözetleme kuleleri ve her an tetiğe dokun yetkisi verilmiş askerler varmış ve batı tarafına geçebilmeyi sadece 1600 kişi başarabilmiş, 191 kişi ise duvarı aşmaya çalışırken öldürülmüş. Şimdi ise duvar turistlere sanki turistik bir ögeymiş gibi hiç utanmadan sergileniyor. Berlin’de duvarın hemen yakınında, Niederkirchner Strasse üzerinde, Nazi Almanyası’nın en dehşet veren kurumlarından olan Gestapo’ nun merkezi var. Her ikisi de insanın içinin ürpermesine yetiyor.

ITB BERLİN ( TURİZM FUARI ) FUARI HAKKINDAKİ İZLENİMLERİM;

ITB turizm fuarı, Dünyadaki en büyük turizm fuar organizasyonu, her yıl turizmcilerin bir çoğu buraya katılıyor, bir sonraki dönem için rezervasyonların nasıl olacağı hakkında bir fikir oluşturuyorlar. Turizm bölgeleri benim sorumluluğumda olduğundan ve firma ziyaretleri de yapabilmek amacıyla bu fuara katıldım. ITB fuar alanında dünyanın tüm ülkelerinin tanıtım standı var, benim için süper bir fırsat. Ama ITB Fuarında maalesef en zayıf ve en renksiz tanıtım Türkiye bölümündeki stantlardaydı, bu güzelim ülkeyi öyle amatörce, sönük, yetersiz ve kötü anlatıyoruz ki, bu tanıtımlarla bu kadar turist geldiğine bile şükretmemiz lazım, gözümle görünce anladım ve daha da kahroldum. Türkiye’ den katılan tüm firma standtlarını tek tek gezdim, sadece Antalya çevresinden otel tanıtımı için katılım yoğunluğu vardı, o da çok renksizdi. Marmaris, Bodrum ve diğer Ege turizm yörelerinden pek katılım yoktu. Türk standtlarını gezdikten sonra, arta kalan zamanda diğer dünya ülkeleri standtlarını da gezdim. Tüm dünya ülkeleri tanıtımlarını yapmak için süper çalışmalar ve şovlar yapmışlar. Türkiye otelleri fuarda çok fazla rezervasyon alamadı. Turizmcilerimize sorduğumda bize hemen rezervasyon yapmaz bu uyanıklar, son dakikaya kadar bekletir, sonra mecbur bıraktırıp, fiyat düşürterek rezervasyon yaptırırlar diye açıkladı otel sahipleri. Yazık…

NETİCE;

-Berlin çok özel bir yer, Almanya ve Avrupa’da görülmesi gereken başlıca kültür şehirlerinden,

-Berlin tarihten önemli izler taşıyor ve tarihteki yanlışlıklarını da sergilemekten kaçınmıyorlar,

-Gezerken insanın içi ürperiyor,

-Bergama(Zeus) Sunağını mutlaka görün,

-Berlin’ de yaşayan Türklerle sohbet edin lütfen, mutlu oluyorlar.

ORTA AVRUPA SEYAHATİ – I / İSVİÇRE

Yıl 1992 , bu defa Orta Avrupa seyahati yapacağız. 3 hafta iznimiz var. Sırasıyla İsviçre, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ ı gezmeyi planladık. Özellikle İsviçre’ yi çok merak ediyorum. Bu arada Almanya’ ya kısa bir giriş çıkış yapıp, Münih’ i de göreceğiz.

Bu gezimizi de arabayla yaptık. İpsala’ dan çıkıp, Yunanistan’ın batı sahilindeki İgomenissa üzerinden gemi ile Birindisi-İtalya’ ya geçtik.

İtalya’nın kuzeyine kadar çıkıp İtalya’ dan St.Bernardo Tüneli üzerinden İsviçre’ ye geçip, oradan Liechtenstein, Liechtenstein’ dan Münih, oradan Avusturya, Avusturya’ dan Çek Cumhuriyeti ( Prag ), sonra Slovakya ve Macaristan (Budapeşte), oradan tekrar Avusturya üzerinden Venedik ve Birindissi/İtalya’ dan yine vapur aracılığıyla İgomenissa/Yunanistan ve kara yolu ile İpsala’ dan Türkiye ‘ye giriş ve İstanbul’ a dönüş.

Seyahatimizin 2 günü gidiş, 2 günü dönüş toplam 4 günümüzü yolda geçirmiş olduk. Bu geziyi uçakla İsviçre’ ye gidip oradan araba kiralayarak ya da tren yolu ile de yapabilirdik, ama bu defa da Yunanistan’ın batısını ve İgomenissa-Brindisi arasında Adriyatik’ te gemi yolculuğu yapmamış, İtalya’ nın doğu kıyılarını görememiş, en önemlisi de İtalya’ dan Great St. Bernardo Pass ( büyük tünel ) üzerinden İsviçre’ ye geçişi görememiş olacaktık. Özellikle İtalya’ dan İsviçre’ ye St.Bernardo tüneli üzerinden geçişi görmeyi herkese tavsiye ederim. Muhteşem…

Evet 1992′ nin Mayıs ayında bir cumartesi sabahı erken saatlerde, güneş henüz doğmamışken yine düştük yollara ve İpsala’ dan çıkış yapıp, Yunanistan’ ın kuzeyinden Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala üzerinden Adriyatik tarafındaki İgomenissa’ ya akşam geç saatte ulaştık, pazar sabah saatindeki gemiye biletimiz vardı, İgomenissa’ dan İtalya’ nın güney doğusundaki Brindisi’ ye ulaştık. Birindisi’ de gemiden indik ve önceden görmediğimiz İtalya’ nın Alberobello ve Siena şehirlerini gezip, Roma’ ya bir kez daha uğrayıp, daha sonra İtalya’ nın kuzeyine kadar çıktık, Milano’ dan geçip, en kuzey-batı’ da Alplerin 2469 mt yüksekliğindeki 5,8 km uzunluğundaki ünlü Great St Bernardo Tuneli aracılığıyla Alpleri aştık ve İsviçre’ ye geçtik.

St.Bernardo’ya yaklaştıkça Alplerin bu kısmını uzaktan gördüğümüzde, ilk dikkatimizi çeken şey, ara ara dağ kenarlarında bir çizgi halinde döne döne dağı sarmalayan bir yapılaşma olduğuydu. Çok aşağıda olduğumuzdan anlayamadık, yaklaştıkça dağın kenarında sütunlar var gibiydi, sonra yukarıya doğru çıktığımızda anladık ki dağın kenarından “C” şeklinde bir girinti yaparak yol açmışlar ve bu yolu alt ve üstten sütunlar ile tutturmuşlar, aşağıdan anlayamadığımız çizgi şeklinde görünen şey, dağın kenarına girinti şeklinde açtıkları yolu tutan sütunlarmış, sütunların kesildiği yerlerde ise yol dağın içinde tünellerle devam ediyor. İnanılmaz bir yol, ayrıca yolun bir yerinde, tünel içinde İsviçre sınırı gümrük giriş kapısı var.Biz tünel içinde arabadan inemediğimizden maalesef fotoğraf çekememiştik bu sebeple aşağıdaki resim bize ait değil, internet aracılığıyla bulunmuştur.

Dağı indiğinizde İsviçre girişinde ilk köy St Bernardo köyü ve köyün girişinde sizi kocaman, dünyalar güzeli St.Bernard cinsi 2 köpek karşılıyor. St.Bernard’lar için neredeyse normal bir ev büyüklüğünde, kocamanda bir klübe yapmışlar, İsviçre’ nin simgelerinden olduğu ve köyün ismini taşıdığından ülke girişine bu güzel köpeği koymuşlar. Ben zaten St.Bernard cinsi köpekleri çok severim, hemen Ahmet’ e fotografımı çekermisin bu güzel St.Bernard’ la dedim, o da bana; burası İsviçre nasılsa her yerde bir sürü St.Bernard görürsün, başka sefer çekeriz dedi. Biz İsviçre’ de dolaştığımız süre boyunca bir daha hiç St.Bernard göremedik.!!!

İşte, çocukluğumun en güzel dizisi Heidi’ nin ülkesindeyim (halen aynı zevki alarak izleyebiliyorum Heidi, büyükbabası, St. Bernard köpekleri ve arkadaşı Peter’ in maceralarını ) Heidi’ nin tahta kupadan kana kana süt içişi, büyükbabasının evde yapılmış ekmeği bıçağıyla kendine doğru kesişi, ateşe tutarak erittiği peyniri kocaman ekmek dilimleri üzerine yerleştirmesi, Heidi’ nin o küçücük ama sevimli İsviçre dağ evi klübesinin üst katındaki çatı arasında samanlardan oluşan yatağının yanındaki küçük yuvarlak camdan tüm dağları, gökyüzünü, yıldızları seyretmesini…Bunların hiçbiri gözümün önünden gitmez.

Özetle Alp’ lerle içiçe, güzelliklerle bezeli, manzaradan ibaret, cennet gibi bir ülke olan İsviçredeyiz. Çok güzel yerler, yeşil olmayan tek yer yok, asfaltın bittiği yerde hemen yeşilik başlıyor, tüm camlardan salkım salkım sardunyalar akıyor sanki, her ev birbirinden bakımlı, sadece masallarda var olduğunu düşünebileceğimiz masalımsı evler. Sanki camlarında çiçek olmayan evlere ceza kesiyorlar. Çiçeklerde öyle böyle değil yani, hepsi doğaya uyum gösterip coşmuşlar.

İsviçre doğal görsellik anlamında muhteşem bir ülke. İsviçre gezimizle ilgili en büyük keşkemiz, arabayla gitmeseydik olmuştur. İsviçre’ de asıl yapılması gereken orada bir VAN kiralamak ve İsviçre’ nin mutheşem campinglerinde konaklamaktır. Ama bizim gezi planımızda diğer ülkeler de olduğundan bunu yapamadık.

O zaman gerçekleştiremediğimiz karavanla İsviçre tatili hayalimizi, van kiralayıp, campinglerinde konaklamak suretiyle tekrar İsviçreye giderek en kısa zamanda (belkide bu bahar) yapmayı hedefliyoruz.

Önce Montreux ( Montrö), Lausanne( Lozan) ve Geneve’e( Cenevre) gittik. Bu üç şehir meşhur Lake Leman ( Leman Gölü) çevresinde kurulu. Yıllardır bildiğimiz, ülkemizi derinden etkileyen anlaşmaların yapıldığı bu şehirleri böylece yakından görmüş olduk.

Montreux Türkiye’ de Boğazları kapsayan anlaşmasıyla bilinir, ama tüm dünyada 1967 yılından beri her yıl Temmuz ayında yapılan ünlü “Montreux Caz Festivali” ile tanınır. Biz Mayıs ayında gittiğimizden denk gelemedik ama oradayken aldığım ve halen sakladığım broşürlerde en yoğun kampanya caz festivali ile ilgiliydi. Temmuz ayında festival boyunca sahne ve konser salonları yanısıra sokaklarda da ücretsiz açıkhava caz gösterileri düzenleniyormuş. Montreux’ da ilk dikkati çeken göl kenarındaki muhteşem görünüşlü bir şato, 13.yy da yapılmış olan “Chateau de Chillon” Leman Gölü kıyısındaki görülecek önemli yerlerden. Roman ve şiirlerde adı geçtiğinden, bu sayede de meşhur olmuş bir şato. Şatoyu geziyoruz, odalardan odalara, salonlara geçiyoruz, şimdi hatırladığım şatodaki en beğendiğim yerin bir salonundaki ahşap tavanlarıydı.

İsviçre’ de Leman gölü (Cenevre gölü) kıyısındaki Montreaux’yu gezdikten sonra yine Leman gölü kıyısındaki Lausanne’ a geçtik. Lausanne’ da bizim tarihimizde antlaşma sahnesi ile yeri olan bir şehir, göl kenarında, manzara ve görsellik zengini, sakin, huzur dolu bir yer. Gölün kıyısında parklar, tahta iskeleler, banklar. Gölün kenarında oturduğunuzda karşı kıyıya bakıyorsunuz, gölün karşı kıyısı Fransa. Lausanne şehri Fransa manzarasına karşı kurulmuş. Kısacası hem Montreaux, hem Lausanne göl kenarına kurulmuş, sakin ve güzel iki şehir.

Lausanne’ da 1 gece konaklayıp, sabah yola çıktık ve Geneve’ e geçtik, burası diğerlerine göre İsviçre’nin zenginliğini, lüksünü, her zaman söylendiği üzere para ve finans merkezi olduğunu açıkça belli eden, modern, hareketli ve daha kalabalık bir şehir. Yine şehir göl manzarasına hakim, ulaşım gölde gemilerle sağlanıyor. Şık dükkanları, saatleri, bankaları ile Cenevre…..

Cenevre’ de 1 gece konakladıktan sonra sabah kahvaltısının ardından yola çıktık ve İsviçre’ nin buz mavisi gölleri, camları sardunyalarla bezeli evleri, “chalet”leri (şaleleri), dorukları karla kaplı dağlarını, sivri kuleli kilise ya da şatolarını izleyerek köylerin arasından geçtik.

Yine Lausanne ve Montreaux üzerinden geçip, önce meşhur gravyer peynirlerinin üretim yeri olan adını ürettiği peynir cinsine de veren “Gruyeres” köyünden geçtik. Burası da yerleşimin çok eski olduğu köylerden, içinde 13.yy dan kalan bir şato var. Meşhur peynirli fondü’ nün yeri burası işte. Şimdi biraz daha orta İsviçre’ ye doğru ilerliyoruz ve muhteşem güzellikteki İnterlaken’ e varıyoruz.

**İsviçre turumuza sabırsızlıkla beklediğim İnterlaken ve Jungfrau ile devam ettik, kamp tatili de yapmaya fırsat bulduğumuz ve göl kenarlarında ya da dağların eteklerindeki tertemiz güzel campinglerde kaldığımız, süper rotalara götüren trenlere bindiğimiz İnterlaken çok özel bir bölge ve ben bu sebeple İnterlaken’ i ayrı bir başlık altında anlatmak istiyorum.

İnterlaken’ i daha sonra anlatacağım için şimdi İnterlaken’ den yolumuza devam ederek, yıllarca ismini futbol takımından duyduğumuz Neuchatel gölü ( bir İsviçre kantonu) kenarında kurulu Neuchatel’ e uğruyoruz. Merak etmiştik ama burası sıradan bir şehir ( güzel ama diğerlerini görünce fazla etkilemiyor), bu sebeple hakkında çok söylenecek bir şey kalmamış hafızamda.

Buradan İsviçre’ nin başkenti Bern’ e geçtik. Bern tarihi, kültürü, ortaçağdan kalma binaları ve İsviçre’ ye özgü Alp’ ler manzarası ile güzel ve saygın bir şehir. Sokaklarında fayton ile gezilebilen, sakin ve tertemiz, çok eski bir yerleşim tarihine sahip. Bern Aar nehri etrafında yerleşmiş ve nehir tarafından sarmalanmış, bir yarımada üzerine kurulmuş. Bir gece de Bern’ de konaklıyoruz. Parlemento binası önündeki İsviçre’ nin 26 kantonunu simgeleyen 26 adet fıskiye ile yapılan su oyunları çok eğlenceli. Ayrıca 1530 yılında yapılmış olan “Zytglogge” (çanlı saat kulesi), Bern’in en önemli tarihi değerlerinden. Zaten saat denince akla İsviçre geliyor ama ilginçtir ki Zytglogge saati, astronomik takvimi sayesinde saat görevini halen hatasız sürdürüyor.

Bern’ de gezerken aldığım broşürlerden öğrendim ki ünlü bilim adamı Albert Einstein da Bern’ de yaşamış ve evi şu anda bir müzeye dönüştürülmüş. Biz o günkü programımızda saatini kaçırdığımızdan Einstein’ın evini gezemedik. Ama broşürden okuduğum kadarıyla Einstein İsviçre vatandaşı olduktan sonra Bern’ de yaşamış ve izafiyet teorisini de Bern’ deyken duyurmuş. Evet Bern ile anlatacaklarım bunlardan ibaret. Kısacası dik çatılı ortaçağdan kalma güzel evleri, sakince akan Aar nehri üzerine kurulmuş tarihi yarımadası ve şıklığı ile güzel ve özel bir şehir Bern.


Ertesi sabah Bern’ den ayrılıp Basel’ e geçiyoruz, ancak Basel girişi ve içi itibariyle tam bir sanayi şehri havasında, burada sadece bir şehir turu atıp hemen terkediyoruz Basel’ i ve Zürih gölü çevresinde kurulmuş ve adını gölden almış Zürih şehrine gidiyoruz. Yine göl kenarına kurulmuş, sıra sıra güzel köprüler, saat kuleleri, dik çatılı güzel evleri ile oturmuş sakin bir şehir. Zürih sakin, küçük ( Zürih olmasına rağmen), tarihini korumuş bir şehir olarak karşılıyor bizi. Merkezdeki caddeler lüks, şık marka dükkanlarıyla dolu, Cenevre gibi tam bir finans merkezi olduğunu gösterir bir çok banka şubesi var, caddelerde iş adamları, iş kadınları ellerinde cep telefonları koşuşturuyorlar. Henüz ülkemizde ve biz de cep telefonu olmadığından o dönem Cenevre ve Zürih’ teki insanların ellerindeki telefonlarına şaşkınlıkla bakıp, daha önce sadece duyduğumuz ama henüz tanışma ve konuşma şerefine ulaşamadığımız cep telefonlarını sokaklarda insanların elinde ilk defa İsviçre’ de görmüş olduk. Yanlış hatırlamıyorsam ilk defa 1993 yılı sonunda cep telefonum olmuştu.

Zürih’ den sonra yine güzellikler şehri Luzern’ e gittik, meşhur tahta Kilise köprüsü (1993 yılında yandı ve tekrar onarıldı ), inanımaz temizlikte olduğundan suyun dibi görünen Luzern gölünde yüzen kuğuları ve evlerin camlarından çiçekler akan bu güzel şehirde İsviçre’ nin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden. Luzern gölü dediğimiz göle 4 kantonun ortasında olduğundan İsviçreliler dört kanton gölü de diyorlar. Luzern çevresi Rigi dağları ile çevrilmiş, bu da göle ve Luzern şehrine daha bir güzellik veriyor.

Sanırım nerede yaşamak isterdiniz dediklerinde, olağanüstü güzel dağların eteklerinde göllerle birleştiği muhteşem doğal güzellikleri barındıran, görsellik dolu ve tertemiz, ayrıca genel olarak insana gösterilen saygı anlamında yaşanacak yerlerin başında cevabım İsviçre olur. İşte Lausanne, Montreux, Cenevre ve Bern, Zürih ve Luzern hepsi görülmeye değer bakmaya doyamayacağınız tablo kıvamında görsel zenginlik dolu yerler. Ayrıca İsviçre köylerinden, şelalelerden, sizi Alplerin tepelerine götürecek tren ya da funiküler sistemlerden daha hiç bahsetmedim, köyler zaten Heidi’ nin bölgesi, dokunulmazlıkları var.

NETİCE ;

-Eğer tarih turu yapmak düşüncesindeyseniz İsviçre doğru seçenek değil, ama doğa ve kamp turizmi yapmak ve doğayı hissederek dingin bir tatil istiyorsanız Avrupa’ daki en uygun seçenek İsviçre derim,

-Buradan uçak ile gidip, İsviçre’ de van kiralayıp, kampinglerde konaklamak en güzeli,

-İsviçre Avrupa’ daki en görsel doğaya sahip, kışlık cennet burası galiba dedirten bir ülke,

-Ülke’ ye girdiğiniz anda Heidi tamamen gerçek oluyor, benim kadar Heidi çizgi filminin düşkünümüydünüz bilemem ama, ben Heidi’ yi seyredip hayale dalan bir kuşakta büyüdüğümden İsviçre Alp’ lerinin köylerinde gezerken gözlerim çevrede Heidi ve Peter’ i aradı inanın, ayrıca Heidi’ nin Ap’ leri çınlatan şarkısını mırıldanarak, insanın içinden kollarını açıp koşmak ve çimenlere kendini atmak isteğiyle doluyor,

-İsviçre, Alp’ leriyle, dağ köyleriyle, ünlü gölleri ve güzel şehirleriyle bir bütün halinde gezilmesi gereken bir ülke,

-Mutlaka özel trenler ile dağlarda yapılan gezi turlarından yararlanın, Alp’leri, köyleri, ilginç teleferik çıkışlarını deneyin,

-Direkt İsviçre’ ye gidecek ve sadece İsviçre’yi gezecekseniz 1 hafta süre ( 8-9 gün) rahatlıkla yetecektir,

-Çikolata ve peynir çeşitlerini deneyin dememe gerek varmıydı bilmiyorum ama ben yine de yazayım,

-Leman gölü kıyısına 2 gün, Bern, Luzern ve Zürih’ e de 1′ er gün ayırıp, diğer günlerinizde İnterlaken’ de göl kenarında ve Alp’ lere tırmanış özel ring seferler yapan tren yolculuklarında geçirebilirsiniz.

-Maalesef resimlerimiz slaytdan tarama olduğundan bazıları gerçek renkleri ve güzellikleri yansıtamıyor.

MONT SAINT MICHEL / NORMANDİYA KIYILARI – FRANSA

1994 yılında yaptığımız Fransa gezimizde en çok Mont Saint Michel ve Normandiya kıyıları beni etkiledi.

15 günlük Fransa turumuzda, önce direkt Paris’ e gidip, klasik Paris şehir gezisi yaptık. Paris’ den ayrılacağımız günün sabahı kendimize bir araç kiraladık. Paris çıkışlı olmak üzere Fransa’ nın kuzeyinden başlayarak, tüm Fransayı görecek şekilde tam bir daire çizip, aralardaki şehirlere de girerek, en nihayetinde tekrar Paris’ e döndük ve Fransa turumuzu böylece gerçekleştirdik.

Süper bir tur oldu, bu turla hem Paris, hem sanat, hem doğa, hem tarih, hem Alp’ leri, hem Normandiya kıyıları ve okyanusu, hem  Cot d’azur gibi muhteşem bir sahil tatil cennetini, St.Tropez, Marsilya ve kumarhaneler şehri Monte Carlo’ yu, çocukluğumuzun prensesi Caroline’ in küçük ülkesi Monaco’ yu vs.vs. gibi Fransa’nın tüm dünyaca meşhur belli başlı yerlerini ayrıntısıyla görmemizi sağlayan değişik bir tur gerçekleştirmiş olduk. 

4 günlük Paris turundan sonra, kiraladığımız arabamızla Paris’ den Normandiya bölgesine doğru sabah yola çıktık. Normandiya denilince maalesef aklımıza ilk önce bir tamlama olarak beynimize kazınmış “Normandiya Çıkartması” geliyor. Bu güzel kıyılar maalesef II. Dünya Savaşı gibi sevimsiz, ama önemli bir tarihi olaya tanıklık etmiş. Merak etmedim değil, buralara savaş gemileri ile dayanıp, savaşmaya gelenlerden hiç kendi kendilerine düşünüp, şu soruyu soran  olmuşmudur acaba; Ne güzel yerler, birçok sanatçı buralardaki güzellikleri resmetmek için yaşamış, bizim ne işimiz var burada, neden buradayız, nasıl bu güzellikleri yokedeceğiz diye. (Aynı şeyi Çanakkale için de düşünmüşümdür hep)

Fransa’ nın kuzey-batısındaki Normandiya bölgesi, aslında Fransa’ nın doğası güzel ve en ilginç bölgelerinden. Gel-git olaylarının yaşandığı sahilleri, uzun ve geniş kumsalları, falezleri, empresyonist ressamlara modellik yapan renkli güzel  kasabaları, ünlü ressam Monet’ in yaşadığı Givenry’ deki evi ve muhteşem bahçesi, Fransa’ nın ulusal kahramanı Jeanne  d’Arc’ ın yakıldığı Rouen şehri ve tabii en önemlisi muhteşem bir manastır olan Mont St.Michel adası ile ünlü Normandiya bölgesi…

Kıyılarının bir kısmı Manş denizinde, bir kısmı ise Atlas Okyanusuna bakıyor. Biz gezimizi Mayıs ayında yaptığımızdan deniz kıyısındaki kasabalarda bazı evlerin perdeleri sıkı sıkı kapalıydı ve yaşam emaresi pek yoktu, sebebi buradaki evlerin Fransızlar tarafından yazlık olarak kullanılmasıymış.

İlk olarak Paris’ e yaklaşık 140 km uzaklıktaki, içinden Seine nehrinin geçtiği Rouen’ a gittik. Roune sakin ve küçük bir şehir, sokakları tarih kokuyor. Şehirde meşhur “Place du Vieux Marche” meydanı ilginin en yoğun olduğu yerlerden. Meydanın bir özelliği de İngilizlere karşı, Fransa adına savaşmış meşhur bir kahraman olan Jeanne d’arc’ ın cadılıkla suçlanarak yakılmasının bu meydanda  olması. Şehirde ayrıca gotik tarzda önemli bir eser olan Notre Dame Katedrali ve özellikle benim çok beğendiğim ortaçağ’ dan kalan bir saat kulesi var. Biz yol yorgunluğumuzla arabamızı saat kulesinin karşısına çekip, o muhteşem saati seyrederek güzel bir uyku çekmiştik kendimize.

 

Sokaklarında, parklarında bocca oynayan emekliler..

Normandiya bölgesinde bir çok ressam ve yazar yaşamış. En bilinen ise empressionist ressam Monet. Monet’ in evi şimdi müze haline getirilmiş, ayrıca güzel ve ünlü bir bahçesi var. Ayrıca resmini yapmış olduğu evler, çiçekli bahçeler, havuzlar vs. hepsi şu anda bu bölgede korumaya alınmış durumda.

Roune’ dan deniz kıyısı kasabaları olan Fecamp ve Etretat’ a gittik. Aradaki yol müthiş, ormanlar içinden yol alınıyor, heryer yemyeşil, orman içlerine gömülmüş golf sahaları, şık butik oteller, şato tarzı evler vs… 

Etretat sahili çok etkileyici, denizle şekil aldığı belli olan dik kayalık ve falezleri, epeyi bir iniş ile ulaşılan çakıltaşı sahili, falezlerin bittiği yerde yemyeşil bir halı ile kaplı görüntüsü ile sahili tepeden seyredebileceğiniz uçsuz bucaksız dev uçurumlar, yamaçlar. İnsan bir an dünyanın sonu burası mı acaba hissine kapılıyor. Sanırım okyanus insana bu hissi veriyor. Aslında Etretat tam olarak okyanus kıyısında değil, Manş denizine bakıyor, ama okyanusu görme sevdası ile bu kıyılara geldiğimizden buraları da okyanus gözü ile izliyorum.  Uçurumun kenarından uzun süre dalgaların dev kayalıklara vuruşunu izledik ve dalga seslerini dinledik, muhteşem bir seyirdi.

Fecamp ve Etretat ( özellikle Etretat ) sadece görselliği ile değil, isimleri ile de yıllarca ağzımıza doladığımız yerlerdendir. İsmini hep yazıldığı gibi okuduk, bize ilginç ve kafiyeli gelmiştir bu kasabaların isimleri.. Etretat.Etretat.Etretat…

Bu bölgedeki bir diğer güzel kasaba da Honfleur. Burası dekor olarak yapılmış izlenimi veren güzel evleri ve bahçeleri olan bir yer. Birçok ünlü ressam buranın resimlerini yapmış, halen de sahilinde şövayelerini kurup Honfleur’ un resmini yapan birçok ressamla dolu sokakları.

Etretat’ dan yola çıkıp esas amacımız olan Mont Saint Michel’ e akşam üzeri ulaştık.

Mont St.Mıchel pek kelimelerle anlatılabilecek gibi bir yer değil, resimler ve yazılar burası için yetersiz kalıyor. Ben de burayla ilgili gitmeden önce okuduğum yazılar ve gördüğüm resimlerden sonra, burayı mutlaka görmeliyim demiştim. Gitmeden önce resimlerine o kadar çok baktığım halde, kendisini gördüğümde bu kadar etkilenebileceğim bir yer olabileceğini tahmin edememiştim.

Mont St.Michel bir manastır, ama denizin ortasında yaklaşık 900 m çevresi olan bir kayalık üzerine inşa edilmiş. Ama özel bir durumu var, burası okyanus kıyısında olduğundan gel-git doğa olayının dünyadaki en net izlenebildiği bir bölge ve bu manastır’ın en büyük özelliği bence bu. Yapımı 8.yy da başlayan bu manastır gel-git sayesinde hergün bir kez ada olup, sonra tekrar uçsuz bucaksız bir kumsalın üzerinde yükselen kaya görüntüsüne ulaşıyor. Sular öğleden sonra saat 2 gibi geri geliyor ve Mont Saint Michel tekrar bir ada haline geliyor.

Bunca zaman gel-git konusunda öğrendiklerimizden sonra bu muhteşem doğa olayına bu kadar net şahit olmak, insanın içini ürpertiyor. Aldığımız bilgilere ve okuduklarımıza göre Mont St.Michel’ in bu doğa mucizesinin içinde yer alması  kutsallığına olan inancı arttırıyormuş. 

Biz akşam üzeri ulaştığımızda Mont St Michel ada halindeydi, ilk gün uzaktan seyretmekle yetindik ve direkt Mont Saint Michel’ e bakan çok güzel bir camping’ de kalıp, uyuyana kadar bu muhteşem görüntüyü izledik. Sabah uyandığımızda deniz yoktu ve kayalık çevresi kumsal ile çamur karışımı bir görünüm ile çevrelenmişti. İşte gel-git mucizesi…

Mont Saint Mıchel, dışından bakıldığında sivri bir kaya parçası ve tam tepesinde sadece bir kule varmış hissi veriyor. Bu kumsal ortasındaki kara parçasına ince uzun bir bağlantı yolu ile ulaşılabiliniyor. İçine girildiğinde ise sizi bambaşka bir ortam bekliyor. Daracık sokaklar, bir sarmal halinde, döne döne manastıra kadar çıkan küçük bir köy var aslında içerde. Manastır bu kaya parçasının tepesinde, sokaklardan yukarıya doğru tırmandıkça, bu sefer de içeri taraftan dışarıyı görüyorsunuz, biz sabah girip gezdiğimiz için dışarısı çepeçevre uçsuz bucaksız bir kumsal ile kaplıydı.

 

Uzaktan da olsa deniz görünmüyordu. Aşağıdaki resimler sokak aralarından içerden çektiğimiz görüntülerdir. Suların çekilmiş hali olduğundan resimde de görebileceğiniz gibi aşağısı tamamen kumsal.. 

İçerideki ortam çok değişik, yıllar önce farklı bir amaç uğruna denizin ortasında yapılmış olan (öyle olduğunu düşünüyorum) bu manastır ve çevresi şimdi canlı bir turizm köyü haline gelmiş. Küçücük, şirin evler, alt katlarında restorantlar, hediyelik eşya dükkanları, butikler vs.

Bir kaya parçası üzerinde kurulmuş olan bu muhteşem yer sanki tasarlanmış bir mimari harikası gibi.

NETİCE ;

-Fransa’ ya kadar gidip sadece Paris’ i görmek yetmez, en azından yakın çevresini görebilirsiniz,

-Normandiya kıyılarında denizi (okyanusu) seyrederken kendinizi geçmiş zamanlarda çekilmiş bir film içinde uzun ve kabarık eteklerinizle denizi seyreden bir başrol oyuncusu zannediyorsunuz (Piano filmindeki gibi),

-Monet, Renoir, Matisse, Victor Hugo, Emile Zola, Flaubet gibi sanatçılar birçok eserini bu bölgede yaratmış, buralar bu sanatçılara boşuna ilham kaynağı olmamış, 

-Mont Saint Michel’ de mutlaka konaklayın ki gel-git mucizesine şahit olabilesiniz.