İTALYA

Daha önce gezi amaçlı İtalya’ya 2 kez gitmiştik, ilk kez 1990 yılında, daha sonra 1993 yılında ve en son Nisan 2007 de İtalya’ya tekrar gittik.
TRENLE İTALYA 1990

Sene 1990, Sirkeci Garı’ndan İtalya trenine bindik, çok gençmişiz yahu…

İlkinde Sirkeci’den trene binip 3 gün (Bulgaristan, Yugoslavya-o zamanlar henüz Yugoslavya idi-İtalya) süren tren yolculuğu sonunda İtalya’ya ulaşmış ve Venedikten başlamak sureti ile İtalya’nın tüm şehirlerini gezmiştik. O zamanlar işyerim Eminönü’nde olduğundan Sirkeci garı yakındı, en önemlisi İtalya için vize almaya da gerek yoktu, sadece pasaport yeterliydi, gitmeye karar verdik ve cuma sabahı tren bileti alıp, işten de yarım gün hazırlanma izni alıp, bir koşu eve gidip sırt çantalarımızı hazırladık ve Cuma akşamı kalkan trene bindik. Herşey 1 gün içinde oldu bitti. Sırt çantamız sırtımızda, termosumuz boynumuzda asılı, İtalya’nın şehirleri arasındaki geçişlerimizi de trenle yapmak suretiyle 15 gün İtalya’da gezdik. Bu gezi sırasında başımıza gelenler için tıklayınız…

Sırasıyla Venedik, Bologna, Floransa, Torino, Roma, Napoli, Pisa, Genova, Milano ve dönüş trenine binmek için tekrar Venedik. Her şey çok güzeldi. İtalya zaten bir görsel şölen, çok eğlenceli, renkli bir ülke. Tren garlarında bile yatıp uyuduk. Hiç unutmuyorum Venedik tren garında tüm istasyon gece konaklayan turistlerle doluydu, matını yere seren bir köşeye kıvrılıyordu, hadi biz de dedik ve mışıl mışıl uyumuşuz. Sabah tüm turistlerin omuzuna tek tek, yavaşça “buono giorno” diyerek kibarca uyandıran istasyon görevlisinin sesiyle kalktık. Eeeee o zamanlar çok gençtik tabiii. Şimdi olsa istasyonda yerde yatarmıyım ??? Evet yine yaparım. Hem de kesinlikle…

İkinci kez İtalya’ya Türkiye’den arabayla Orta Avrupa seyahatine çıktığımızda gitmiştik.Yeni aldığımız henüz 500 km’de olan bir Skoda ile gidip 15 gün sonra döndüğümüzde arabamızı 15 bin km bakımına vermiştik de, Skoda servisidekilere bir miktar şaşkınlık yaşatmıştık. İpsala sınır kapısından çıkıp, Yunanistan’ın kuzeyinden dağlık köy yollarını aşıp, Yunanistan’ın batı sahilindeki İggomenissa’ya ulaştık. Önceden saatlerini öğrendiğimiz ve bilet ayırttığımız feribotla İgomenissa’dan İtalya’nın doğu sahilideki Brindissi’ye geçmiştik. İtalya’da ilk gittiğimizde göremediğimiz Siena ve Alberobello‘yu gezip, arada bir kez daha Roma turu atarak İtalya’nın kuzeyine kadar çıktık.

Daha sonra kuzeydeki göller bölgesinin iki önemli gölü Garda ve Como’yu da görüp, muhteşem Mont Blanc dağı üzerinden İsviçre’ye geçtik. Bu gezide İtalya’dan başlayıp İsviçre, Almanya (Münih), Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yı gezmiştik. Orta Avrupa gezi anılarımızı ayrıca anlatacağım.

Bu defa, henüz doğmamış olduğundan o zamanlar bizimle birlikte İtalya’yı göremeyen ve ben yokken niye her yerleri gezdiniz ki ! diye kıskançlık yapan oğlumuz Batur ve arkadaşlarımız Karakışlak ailesi ile bir kez daha İtalya turu yapacağız. Amaç Nisan ayındaki bizim çocukların 1 haftalık okul tatilinden faydalanıp İtalya seyahati yapmak. İtalya gezimize Milano’dan başlayıp, Como gölü, Garda gölü, Venedik, Floransa, Pisa, Portofino, Cinque Terre ve Roma’yı gördük. Aslında benim esas amacım, 1990 yılında gittiğimiz İtalya seyahati sırasında aldığım bir broşürden resimlerini gördüğüm ve burası da neresi diye vurulduğum, sonra yıllarca o resimlere bakıp hayal kurarak üzerinde çalışıp, burayı mutlaka görmem lazım diye aklımı taktığım yerlerden Cinque Terre’yi ve oraya yakın yıllarca dinlediğimiz şarkısı ile meşhur olmuş Portofino’yu görmek. Bu iki yeri ayrıca anlattığım Portofino ve Cinque Terre / Italya sayfasını ziyaret edip, oraların resimlerini görünce sanırım siz de bana hak vereceksiniz.

PORTOFİNO

Burada İtalya turumuz için çok fazla ahkam kesmek amacında değilim. Çünkü İtalya ve şehirleri çok yerde, çok kişi tarafından anlatılıyor. Şehirleri az çok biliniyor. Bu sebeple İtalya konusunda “becerebilirsem” az yazmakla yetineceğim. Sanırım hakkında çok söz söylemeden, sadece fotograflarla İtalya’yı anlatmak daha doğru olur. İtalya tam bir görsel şölen. Genlerinde sanatçı ruhu olduğundan mı bu ülke böyle güzel, yoksa ülke güzeldi de baka baka eh artık bu güzellikler karşısında sanatçı olmasak ayıp olur mu demiş İtalyanlar, bunun cevabını bulmak zor.

MİLANO
Yine bir cumartesi sabahı saat 4:00 uçağı ile İstanbul’dan Milano’ya gittik, Milano’ya vardığımızda saat sabahın 8:00′ i gibiydi, önce internet aracılığı ile kiraladığımız 9 kişilik Fiat Ducato minübüsümüze yerleştik ve her sıraya neredeyse 1 kişi düşecek şekilde yayılarak sanki yeni uçaktan inmemişiz gibi bu defa Milano sokaklarında ”yine düştük yollara”.

MİLANO ARABAMIZ

Öncelikle tüm gün Milano’da gezdik, Milano öncelikle alışılmış bir İtalya kenti görüntüsünde değil. İtalya’nın diğer şehirlerindeki tarihi dokuyu Milano’da yaşamla iç içe hissetmiyorsun, ilk gittiğimizde ısınamamıştım, sadece şık ve marka butiklerden ve mobilya mağazalarından ibaret bir metropol şehri gibi gelmişti bana. Ancak ikinci, üçüncü kez gittiğimde daha fazla ısındım bu şehre. Ama yine de Milano’da, Roma’nın asil, tarih kokan İtalya havasını, Floransa’daki sanatla yaşamın, sokakların bütünleşmesini, Venediğin mistiğini, özellikle tüm bu İtalyan kentlerindeki, “İtalyan film dekoruymuş” havasını Milano’da bulamadım.

DOM-MİLANO
Milano’da önce Duomo Meydanına gittik, burası Milano’nun merkezi, çok canlı ve hareketli bir meydan. Meydana adını veren Duomo Katedrali çok etkileyici, gotik stilde inşa edilmiş, yüzeyi 3000’den fazla heykelcikle süslenmiş, dünyanın 4.en büyük katedrallerinden. 1386’da inşaatına başlanmış, 1813’de tamamlanmış ancak ayrıntıları ile katedralin inşaatı 1960’da tamamlanmış. Ama biz farklı farklı tarihlerdeki üç İtalya seyahatimizde de Duomo’ nun inşaatsız halina denk gelemedik, inşaatsız bir resmini bile çekemedik. Sonra öğrendik ki, Milano’lular bile aralarında bitmeyen işler için Duomo inşaatı gibi deyişini kullanırlarmış.

Katedralin hemen yanında 19 yy da inşa edilmiş dünyanın ilk alışveriş merkezi Galeria Vittoria Emanuelle var, çatısı camdan yapılmış, demirle inşa edilmiş, Prada, Gucci, Luise Vuitton vb markaların yer aldığı çok şık bir açıkhava alışveriş merkezi.

GALERIA VITTORIA EMANUELLE

Dört sokağın kesiştiği ve Piazza Duomo ile Piazza Scala arasında geçişi sağlayan bu alışveriş merkezinin tam orta noktasında, yere işlenmiş boğa figürü var. Çevresinde turistlerin halka yapıp, boga figürü üzerinde ayak topukları üzerinde dönme sırası beklediğini ve yere işli boğa figürü üzerinde sırayla döndüklerini göreceksiniz. Sebebi boğanın cinsel organına basmanın şans getirdiğine inanılması. Ehh bizde ya doğruysa diye iki üç tur atıverdik yere yapılmış boğa figürü üstünde…

Milano’da görülmesi gereken diğer önemli yer La Scala (Scala opera binası) ve Castello Sforzesco (Sferzesco kalesi). La Scala İtalya’nın ve dünyanın en güzel opera binalarından, Sforzesco Kalesi ise Dante caddesinin en uç noktasında yer alan meydandaki görkemli yapısı ve bahçesiyle ihtişamlı bir kale.

CASTELLO SFORZESCO

Sabahtan Duomo Katedrali ve Galeria Vittoria Emanuelle’yi gezip sonra bir öğlen yemeği yiyip, üzerine Duomo meydanından güzel bir dondurma (taze çilek üzerine vanilyalı dondurma hımm süper) yedikten sonra La Scala’yı gezebilir, ardından tüm bu gezintinin yorgunluğunu çıkartmak üzere öğleden sonra Sforzesco kalesine dinlenmeye gidebilirsiniz. Çünkü kale Sempione parkının içinde, parkta manolya ve at kestanesi ağaçlarının altında (hava da uygunsa) çimenlere yayılarak günün yorgunluğunu ve ayak sızlamalarınızı giderebilirsiniz.

Milano’da ayrıca Santa Maria delle Grazie Manastırına uğramayı ihmal etmeyin derim. Çünkü Leonardo Da Vinci’nin meşhur “Son Yemek” tablosu bu manastırın yemekhanesinde sergileniyor.

Milanoda yemek deyince önce akla risotto geliyor. “Risotto” Milano kentinin milli yemeği sayılıyor. Bu sebeple risottoyu Milano’da denemeden Milano’dan ayrılmayın bence.

Son olarak Milano’nun bir alışveriş cenneti olduğunu belirteyim. Ancak ben bir bayan olmama rağmen, pek alışveriş konuları ile ilgili olmadığımdan ve özellikle tatillerimizde alışverişte zaman harcamadığımdan, harcanan zamana da acıdığımdan, yurtdışı alışveriş rehberi tarzı yorum veremiyeceğim.

Milano’da 1 gece konaklayıp ertesi gün Garda ve Como gölüne doğru yola çıkıyoruz. Como gölü kıyısında yürüyüş yapıp Como’yu en yüksek noktasından da görmek üzere friküler sisteme biniyoruz. Como dingin ve güzel bir göl manzarası eşliğinde şık ve özenle yapılmış evleri ile insanı büyülüyor.

COMO GÖLÜ

Sanırım baharda daha da bir güzel olmuş burası. Como’da gezerken,sokaktaki Türkçe konuşan restorant (dönerci) sahiplerinden, yollarda sohbet halindeki vatandaşlarımızın “argo yoğun” hararetli muhabbetlerinden İtalya’daki en yoğun Türk çalışanın burada olduğunu da farkettik. Como’da gezerken maalesef Türkiye’deki göl çevrelerinin çirkin inşaat, yapılaşma, orman katliamını ister istemez karşılaştırıyor insan, içimiz sızladı. Como’dan Garda Gölüne geçip orada akşam üzeri gezinti yapıp, güzel bir akşam yemeği yedik.Daha sonra Venediğe doğru yola çıktık.

GARDA

VENEDİK

Akşam saat 23:00 gibi Venediğe ulaştık. Venedikteki otelerde yer bulamadığımız için konaklamayı Venedik ile en yakın kara bağlantısı olan Mestre’de Vivit otelde yapıyoruz.

MESTRE

Otelimizin bulunduğu Piazza Ferretto meydanı çok hareketli, sabah uyandığımızda anlıyoruz ki paskalya dolayısı ile Mestre halkının büyük bir bölümü, özellikle yaşlı nüfus, giyinip süslenip bu alanda buluşup bayramlaşıyorlarmış. Sabah kahvaltısından sonra bu alanda geziniyoruz, öyle güzel bir ortam var ki, biz de bu havaya kendimizi kaptırdık bir türlü ayrılamıyoruz.

Sonra minübüsümüzü almadan, bir belediye otobüsüne binerek Venediğe doğru yola çıktık, Venedik girişinde otobüslerinin son durak noktasında indik ve kanallar arasından meşhur San Marco meydanına doğru yürümeye başladık.

VENEDİK SOKAKLARI

İlk İtalya tatilimizde Venediğe tren yolu ile gitmiştik, bu sefer otobüs ile ulaştık. Bence ilk defa Venediğe gidecekler için trenle giriş en etkileyicisi. Çünkü Venedik Santa Lucia tren garı binasından şehre doğru çıkarken, merdivenlerin başına geldiğinizde birdenbire Venedik kanallarıyla ve gondollarla karşılaşıyorsunuz. İlk gittiğimizde bu aniden karşılaştığım Venedik manzarası beni çok etkilenmişti.

Venedikte öncelikle dar sokaklarda, sokak tabelalarını izleyerek yürüyüp San Marco meydanına ulaşmak klasik olmuştur. Benim tavsiyem de önce yürüyerek kanallar arasında Venedik sokaklarını, dar geçişleri keşfetmeniz, dükkan vitrinlerini incelemeniz, yorulduğunuzda ara sokaklardaki cafelerde soluklanmanız.

VENEDİK

Venedik sokaklarında yürürken kaybolmanız, labirentin içinden çıkmaya çalışmak gibi eğlendirici olabiliyor. Aslında önünüzde ilerleyen kalabalığı takip etmeniz yeterli oluyor. Gündüz saatlerinde sokaklar fazlasıyla kalabalık, akşam saatlerinde ise kalabalık bir anda sözleşmiş gibi yok oluyor ve şehir ancak insani boyutlarda yaşanabilecek bir sessizliğe nihayet kavuşuyor. Her defasında henüz saat 21:00 civarındayken bir anda o kadar insan nereye yok oluyor anlayamıyorum. Sanırım kesinlikle bu şehir dekor diye şüphelenmek ! konusunda haklıyım, o kalabalık da rol icabı dekoru tamamlayanlar. Zaten nasıl oluyor da bir şehir su ve çamurun üzerinde bunca dirayetle yıllarca ayakta kalabiliyor, bu da ayrıca bir sır.

VENEDİK GONDOL SEFASI

Yürüyerek gezmenin dışında en son Grande Canale’de ring sefer yapan bir vaporetto için bilet alıp, cam kenarına yerleşerek tüm Venediği bir açık hava müzesini gezer gibi bu küçük vapurlar yardımıyla gezmek güzel, bu sayede çevresinde de dolaşılarak Venedik görülmüş oluyor.

GRANDE CANALE

Ayrıca Venedik turu sonrasında vaporetto (bizdeki İstanbul boğaz motorları benzeri) ile Murano ve Burano adalarına’da geçebilirsiniz, buradaki cam işçiliği ile ilgili atölyeler ilginizi çekebilir, ama bunun için ayrıca bir tam gün, en azından yarım gününüzü bu adalara ayırmanız gerekecektir.

MURANO MURANO

MURANO

FLORANSA

FLORANSA-MICHELANGELO TEPESİ

Venedikte 1 gün kalıp, oradan sanatla dolu ve İtalya’nın en güzel şehirlerinden Floransa’ya geçiyoruz.

Floransa’da 2 gece 3 gün kaldık ve ben kaldığımız süreçte gece, gündüz, yatmadan önce, yemeklerden önce, sonra( otelimiz Davut heykeli’nin bir kopyasının yer aldığı meşhur Piazza della Signoria’ya 50 mt yakınlıkta ve Floransa’nın en işlek caddesinde ) vs.vs her fırsatta, elimden geldiğince sık, bir koşu gidip Mıchelangelo’nun muhteşem ” David” Davut heykeli’nin önünden geçiyor, her seferinde de durup en az 10 dakika seyrediyorum ( sahtesi de olsa güzel-heykelin gerçeği zarar görmesin diye Akademia Galerisi içerisinde sergileniyor ). Bu meydandaki Neptün çeşmesi ve deniz tanrısı Neptün’ün heykeli de ( sanki direkt sana bakıyor gibi içi ürperiyor insanın ) azameti ile görülmeye değer.

NEPTÜN

Floransa’nın muhteşem turuncu kubbeli Dom’unun dış cephesi yoğun sanatsal işçilikle süslenmiş ancak içine girdiğinizde çok şaşırtıyor insanı, dışı ne kadar süslü ise içi o kadar sade, hiç bir süsleme yok iç duvarlarında. Ancak tam bu sadeliğin verdiği şaşkınlıkla DOM’un içinde ilerlerken kubbe bölümüne gelip başınızı yukarı kaldırdığınızda kubbenin iç kısmındaki muhteşem eserle nefesiniz kesiliyor. İnanılmaz bir sanat şaheseri olan resimle kaplı kubbedeki resmin bir yerinde “işte insan” anlamına gelen ECCE HOMO** yazılı.

FLORANSA DOM KUBBE İÇİ

Aslında Floransa başlı başına gidilip bir süre kalınıp, iyice sindirilerek gezilmesi gereken şehirlerden, hele bir çok meşhur sanat eserini içinde sergileyen Uffizi sanat galerisi…. Düşünün ki gezi ekibimizdeki 9 yaşındaki Nilsu ve 11 yaşındaki Batur çocuklarımız dahi, Milano, Venedik, Pisa, Roma vs tüm İtalya şehirlerini, hem de daha eğlencelileri ile karşılaştırdıklarında bile en çok Floransa’yı beğendiklerini belirttiler.

PONTE VECHIO KÖPRÜSÜ

Arno nehri üzerideki Ponte Vecchio köprüsünü, köprüye dik giden sağ ve solundaki yollardan seyretmek, ya da tüm Floransa görüntüsü eşliğinde Michelangelo tepesinden seyretmek insana huzur veriyor. Ben büyülendim, uzun süre sessizce bu manzarayı izledim, bu manzara bir tablonun içine girmiş hissi veriyor insana. Michelangelo tepesinden Floransa manzarası büyüleyici, şehirden hiç ses, gürültü gelmiyor, nehrin sessizce aktığını görüyorsun, aşağısı bir tablo gibi..

PONTE VECHIO KÖPRÜSÜ

Floransa’dan sonra Pisa’ya geçtik, yana kaykılmış meşhur Pisa kulesini görünce “hah işte tamam burası İtalya diyor insan”, bu duygu bir de Venedik’te kendini hissettiriyor.

PİSA

Pisa’da 1-2 saat geçirip, meşhur Pisa kulesi önünde fotograf çektirip, İtalya’daydık anısı yaratmak hepimize yeterli geliyor, hele ki biz ikinci defa ziyaret ediyoruz burayı.

PİSA

Portofino ve Cinque Terre’den sonra Roma’ya geçtik.

ROMA

Sanırım Roma için söylenecek tüm sözler söylenmiş, yazılacaklar yazılmıştır. Bu sebeple Roma için sadece genel olarak bir kaç şey yazacağım. Ama kısaca şunu da söylemeden edemeyeceğim; Sadece Roma kelimesi bile insanın aklından birçok güzel şeyi geçirmeye, hayal etmeye yetiyor. Roma bir müze şehir aslında.

COLOSEUM

Roma’nın en dikkat çeken kısmı içinde yaşayan gerçek halkı. Roma 3000 yıllık tarihini kendisini ziyarete gelenlerle bıkmadan usanmadan paylaşıyor, ancak Roma’lılar artık şehirlerini turistlerle paylaşmaktan bıkmış sanırım. Kentin gerçek sahipleri olan Roma’lıları izlediğinizde, bunca önemli tarihi eserlerle içiçe yaşamıyormuşçasına ilgisiz olduklarını, önlerinden geçerken artık ellerindeki bu hazinelere bakmadıklarını rahatça farkedebiliyor insan.

Sanırım yoğun turist ilgisinden sıkılmışlar ve daha da uzun yıllar, kuşaklar boyu bu kalabalıkla yaşayamak zorunda olacaklarının farkındalar.

Roma’da yapılabilecek en önemli ve gerekli şey yürümek. Roma mutlaka yürüyerek gezilmeli bir şehir. 1990 yılında ilk gittiğimizde ayaklarımızın altı su toplamıştı. Metro, otobüs vs kullanmamıştık, biraz da abartmıştık her yeri yürüyerek gezeceğiz diye.(Gençlikte var tabii serde) İkinci gidişimizde kendi arabamız ile gittiğimizden, araba ile dolaşmak zorunda kalmıştık, ama yürüyerek dolaşmanın zevkini alamadık. Son gidişimizde ise aynı şeyi yaşamayalım diye Roma’da arabasız gezmek istediğimizden Milano’da ilk gün kiraladığımız Fiat-Ducato minübüsümüzü Roma’ya ulaştığımızda teslim ettik. Ama çocuk faktörü devreye girince arasıra Roma metrosundan faydalandık.

Roma’da Coloseum (Flavian Amfitiyatrosu), Fontana di Trevi-Trevi Çeşmesi (meşhur aşk çeşmesi), İspanyol merdivenleri ve Vatikan‘ı görmek klasik olmuş. Ancak bunların yanısıra etkileyici Sant’Angelo Kalesi, Augustus Mozolesi ve Pantheon tapınağı ve antik Roma şehri’nin bulunduğu yer olan ‘‘Forum” Roma’da görülmesi gereken özel yerlerden.

FORUM-ROMA

FORUM-ROMA

Forum, özellikle merdivenlerle yukarı çıkılıp tepeden bir bütün olarak görülmesi ve uzun uzun seyredilmesi gereken bir yer.

FORUM-ROMA

Gördüğümüz halde çocuklar için diyerek bir kez daha gezdik, 3. kez olsa da yine çok keyif aldık. Navona Meydanında dolaşıp cafelerde oturmak, Pantheon tapınağının bulunduğu meydanda oturup yemek yemek ve 100 çeşit milletten oluşan o inanılmaz kalabalığı izlemek. Bir de Roma’ya gelip Hristiyanlığın merkezi olan ve dünyanın en küçük ülkesi sayılan Vatikan ziyareti yapmamak olmaz.Navona meydanının tam ortasındaki Dört Irmak Çeşmesi, Mısır dikilitaşının çevresine yerleştirilen ve dünyadaki en önemli 4 ırmak (Tuna, Nil, Ganj, Plata) ile dört kıtayı temsil ediyor. Navona meydanı ünlü cafeleri ile de meşhur.

PANTHEON TAPINAĞI

İspanyol Merdivenlerinde “aslında sıradan bir merdiven ” oturup her milletten insan çeşitliliği ve hareketliliğini izlemek ilginç.

İSPANYOL MERDİVENLERİ

İSPANYOL MERDİVENLERİ

Yine aynı şekilde küçücük bir alana sıkışmış olan Trevi çeşmesine hergün yüzlerce kişinin Roma’ya tekrar gelmek sevdası ve inancıyla havuza para atmasını izlemek, üstelik “aynı sırada bir İtalyan homeless’in elinde torba havuza girmiş hiç çekinmeden, gündüz saati paraları topladığını” izledikleri halde.

Ayrıca 400 çeşit dondurmanın (sayıyı abartmıyorum) birarada satılabildiği dondurmacıları olan ve bu sebeple hangi çeşitten yiyeceğinize karar veremeyip bunalıma girilecek bir şehir Roma. “Gelateria della Palma” en meşhur dondurmacılarından ve gerçekten renk renk, her çeşit meyveden yapılan 400 çeşidiyle süper bir görsellikte..Batur’un kendini kaybettiği yerdir. (Via della Maddelena’da) Ayrıca meşhur dondurmacı Giolitti ‘de buraya çok yakın ve çok ünlü (1900’de kurulmuş)

Roma’da dönüş günü havaalanına giderken benzin istasyonunda bir otoyol polisi gördük ki, uzun süre ne polislerden!? ne de Lamborgını Gallado markaya kıyılıp yapılan polis arabasından gözümüzü alamadık. İşte İtalya…Ve son kare fotograf ile İstanbul’a dönüyoruz.

NETİCE

– İtalya defalarca gidilebilecek ve her gidildiğinde farklı şeyler yaşayarak, öğrenerek dönülebilecek dolu dolu bir ülke,

– İtalya sadece Roma, Venedik, Floransa’dan ibaret değil, İtalya’nın tüm şehirleri ayrı güzel ve görülmesi gereken sanat dolu, ilginç, etkileyici yerler

– Napoli, Bologna, Genova, Siena, Portofino, Amalfi, Cinque Terre (batı sahilleri), Alberobello (güney doğu tarafı) vs..vs…
Yurtdışındaki bir şehre ilk defa gittiğinizde önce tam anlayamaz, tam çözemezsiniz şehirleri, ama ikinci ya da üçüncü gittiğinizde sanki kendi ülkenizdeki sürekli yaşadığınız bir şehirde gibi rahat hisseder ve esas o zaman anlarsınız şehri. İşte ben Milano ve Floransa ve Roma’da ben bunu hissettim.

– Maalesef tur şirketleri ile gidildiğinde her ülkede sadece klasik şehirler görülebiliyor, İtalya için bu Venedik, Floransa, Roma demek oluyor (Bir de ekstra turlarda Siena var), bu sebeple turlardan bağımsız gitmek en güzeli (bu her ülke için geçerli),

– İtalya’da rahatlıkla araba kiralayabilirsiniz, ama arabanızı mutlaka güvenli yerlere park etmeniz gerekiyor,

– İtalya’da şehirler arasında treni rahatlıkla kullanabilirsiniz, çok lüks, temiz ve hızlı, ancak her ihtimale karşı dikkatli olmanızı tavsiye ederim, özellikle gündüz saatlerinde kullanmanız mal güvenliğiniz açısından en uygunu (Bkz.Gezerken Yaşadıklarımız / Başımızdan Geçen Olaylar)

– İtalya’da cüzdanınıza, eşyalarınıza iyi sahip çıkmalısınız, gerçekten hırsızlık olayları ile karşılaşmanız an meselesi,

– Floransa’da Uffizi’yi mutlaka gezin, ancak bunu yapabilmek için sabah saat 7:00’de mutlaka sıraya girmiş olmanız gerekiyor, yoksa 2-3 saatinizi sadece sıra bekleyerek geçirebilirsiniz ,

– Eğer Venedik sokaklarında gezerken dükkanlarda bir şey beğenirseniz alın, dönüşte alırım demeyin, yanılırsınız, dükkan çok belli, bilinen bir noktada bile olsa dönüşte aynı yeri bulup alışveriş yapmanız çok güç,

– Milano da risotto yiyin ,

– Garda gölü yakınında “Gardaland” adında dünyanın ilk 10 eğlence parklarından biri var (Disneyland benzeri) çocuğu olan ya da çocuklar gibi bu parklarda eğlenmeyi bilen, seven büyükler, bilgilerinize. Tabii 1 tam gününüzü orada geçirmeye gönlünüz razı gelirse ,

– Como gölüne uğrayın derim, güzel bir kasaba, güzel bir sayfiye yeri, ayrıca füniküler (teleferik benzeri) sistem ile yukarıya çıkın, çıkışta en ön bölümde cam önünde ayakta durmak suretiyle yolculuk yapın, zira manzara en iyi oradan görülebiliyor,

– Floransa’da Davut heykelini uzun uzun seyredin, gece-gündüz, çok etileyici, bence değer,

– Floransa Duomo’unun kubbesindeki resimleri mutlaka görün, kubbedeki resim çalışması muhteşem, Ecco-Homo yazısı ilginç,

– İtalya için fazla birşey yazmayacağım, nasılsa çok yazılıyor, çok biliniyor artık dedim, ama pek mümkün olmadı.

– İtalya bu, kısaca anlatmakla olmuyor demek ki…

– Sicilya, Sardinia, Corsica turu ayrı olarak yapılabilirler arasında,

– En çok fotograf seçiminde zorlandım, neredeyse tüm fotografları koymak istedim, bilenler bilir, zaten kararsızlıkta üstüme yoktur, ben de karar veremeyip bir sürü resim koydum, ne yapayım hepsi birbirinden güzel görsellikte…

-Yukarıdaki fotografların bir çoğunu oğlumuz Batur çekti, babasının “Foto Ahmet” ünvanını elinden alacak gibi..Teşekkürler Batur…

BİR NOT:

**Roma’ya bağlı Yahudiye eyalet valisi olan Pontius Pilatus hiç istemediği halde İsa’yı çarmıha germe kararını vermek zorunda kalan kişi. İsa’yı çarmıha ger diye bağıran öfkeli kalabalığı karşı belki durulurlar diye,İsa’nın dövülmüş, bağlanmış halini göstererek yatıştırmaya çalışmış ve İsa’yı kastederek o anda Ecce Homo (işte o insan) anlamında söylediği sözdür ve o zamandan itibaren İsa’nın dikenlerle taçlandırılmış şekilde gösterildiği her sanat eseri “Ecce Homo” adıyla tanımlanmaktadır.

İSTANBUL / ANTALYA YOLU

Bu yıl yaz tatilimizin bir bölümünü geçireceğimiz Antalya Çıralı’ ya giderken, yol üzerindeki Afyon ve Isparta’ ya da uğradık.
İstanbul’dan yola çıktığımızda cumartesi sabah saat 06:00 civarıydı. Klasik Pamukova sabah kahvaltısı ardından, her zamanki gibi Afyon şehir merkezindeki Afyon İkbal Lokantasında öğlen yemeğimizi yedik. Ancak yol üzerinde fabrika usulü çalışan İkbal Lokantasında değil, mutlaka vakit ayırıp şehir içindeki küçük ama asıl İkbal Lokantasında yemenizi tavsiye ederim. Afyon çarşısı merkezindeki bu tarihi lokanta 1922 yılından beri hizmet veriyor, o zamanlar adı Zümrüt Lokantasıymış, 1934 yılında Atatürk burada yemek yemiş ve çok beğenmiş, adının gelecek vaat eden, bahtı açık anlamına gelen İkbal Lokantası olmasını istemiş, o zamandan beri İkbal Lokantası ismiyle hizmet veriyormuş. İçinde ayrıca Atatürk tarafından hediye edilmiş bir ayna da bulunan İkbal’ de insan ne yemek yiyeceğine bu kadar seçenek arasında zor karar veriyor. Ne yenirse yensin, üzerine mutlaka bir kaymaklı ekmek kadayıfı yemeden İkbal’ den masadan kalkmamak lazım derim.
AFYON KARAHİSAR KALESİ

Afyon şehir merkezine girmeniz Afyon Karahisar Kalesini ve Afyon’ da Osmanlı döneminden kalan eski Türk evlerini, sokaklarını da görmenizi sağlayacak. Evler çok güzel, rengarenk, sokakların herbiri ayrı bir fotograflık. Şehrin merkezine, çarşı içine gittiğinizde kalenin muhteşem görüntüsünden ve şehrin üzerindeki hakimiyetinden, özellikle fotoğrafa meraklıysanız Afyonkarahisar kalesinin şehrin ara sokaklarından da görünen heybetli görüntüsünü alabileceğiniz karelerinden siz de etkileneceksiniz.

Afyon içinde bir şehir turu atıp, kaleyi gezip, eski ama güzel Osmanlı evlerini, daracık sokaklarını gezmeden çıkmadık.
AFYON SOKAKLARI

Bu arada Afyon Karahisar kalesinin sokak aralarından görünen manzarasını izlerken arabada müzik olarak ”Karahisar kalesi yıkılır gelir” türküsünü de dinlemeden edemedik.

Karahisar Kalesi yıkılır gelir.
Kakülü boynuna dökülür gelir, dökülür gelir.
Yayladan gel Allı Gelin yayladan.
Kesme ümidini Kadir Mevladan,Kadir Mevladan.
Ver elini karlı dağlar aşalım, bayramlaşalım.
Ben bir koyun olsam, sen de bir kuzu
Meleye meleye getirek yazı, getirek yazı

Saat oldu 15:00, ama ne acelemiz var ki, nasılsa Çıralı’da öğleden sonra olacağız, ha saat 17:00’de ha da saat 20:00 de, ne fark eder, birkaç saat daha geç gideriz, ama bu sayede yol üzerindeki güzel şehirlerimize de uğramış oluyoruz.
ISPARTA-ARKA PLANDA DAVRAZ DAĞI
Afyon’ dan sonra sırada Isparta var. Bu yıl oğlum Batur performans ödevi olarak Isparta ilimizi hazırladı, bizim de Isparta’ yı daha ayrıntılı tanıma imkanımız bu vesileyle oldu. Isparta, düzenli, ağaçlandırılmış, temiz bir şehir, girişte şehrin simgesi gül heykelleri karşılıyor bizi.(çok kötü heykeller, ancak çok da rahatsız etmiyor ) Üniversite şehri olmasının Isparta’ ya düzen ve modernlik kattığı yadsınamaz.

ISPARTA GÜL BAHÇELERİ

Isparta dünyada gül yağı üretiminde birinci sırada, bu özel güller dünya üzerinde sadece Isparta ve Bulgaristan’ da yetişiyormuş. Gül yağının parfümde kokuyu tutucu, yapıştırıcı etkisi var. Dünya’nın en ünlü parfüm markaları üreticileri gül yağını Isparta’ dan alıyor. Güller üzerlerine sabah güneşi vurmadan toplanmalıymış vs vs. Daha da ayrıntılı bilgiler var ama hepsini anlatıp sizi sıkmak istemem ( ödev hazırladık ya, çalıştık tabii bunları da)

GÜL YAPRAKLARI

Bir de Isparta’ nın tarihi bir şehir olma özelliği var, incelendiğinde 1 gün değil bir kaç gün geçirip Isparta’ nın göller bölgesindeki tarihi şehir kalıntılarını görmek, hatta gül mevsiminde gidip, gül bahçelerinde de gezmek için bir zaman yaratmak farz oldu diye düşünüyorum.
Isparta’ dan Antalya’ya Burdur yolu üzerinden değil, direkt Aksu nehri yanından inen yol üzerinden gidiyoruz. Geçtiğimiz yol ağaçlarla çevrili çok güzel ve rahat bir yol, solumuzda kışın kayak merkezi de bulunan Davraz dağı var. Kovada Milli Parkı içinden geçen bu yolun Isparta’ dan Antalya’ ya mesafesi 139 km. Yolun solundan akan Aksu nehri kıyısında durup çay içilebilecek tesisler var.
AKSU NEHRİ-ISPARTA/ANTALYA YOLU

Artık yolumuz az kaldı, rahatlıkla bir çay da içebiliriz. Isparta-Antalya yolunda Aksu nehri üzerinde kurulu Karacaören barajının yanından geçiyoruz, tabiat burada süper güzel.
AKSU NEHRİ

Isparta çıkışı Antalya yolu üzerinde, yol kenarında mevsim itibariyle uygun dönemdeyse kiraz satıcıları var.Isparta her ne kadar gül üretimi ile tanınsa da, Türkiye’deki en meşhur ve kaliteli kiraz üretimi Isparta’nın ilçelerinden Yalvaçtadır, aklınızda olsun.

YALVAÇ KİRAZI
Antalya’ nın Aksu ilçesine yaklaştıkça yol kenarlarındaki seralar artıyor. Antalya’ ya her seferinde Burdur yolu üzerinden inerdik, bu defa bu yoldan gittiğimiz için ve gördüklerimden dolayı çok memnun kaldım. Antalya’ya indikten sonra Kemer yönünde ilerleyip, hava karardığında nihayet Çıralı’ ya ulaşıyoruz.
Güzel bir yolculuktu, denemenizi ve yol üzerindeki ara şehirlerimizin güzelliklerini de bu vesile ile görmenizi tavsiye ederim.

YUNANİSTAN

Yıl 1991, aylardan Temmuz ve biz yine düştük yollara. Bu defa İstanbul’ dan araba ile yola çıkarak Yunanistan seyahati yapacağız. Sanırım o zamanlar tur şirketlerinden Yunanistan’ a tur yapan yoktu. Hedefimiz tüm Yunanistan’ ı kuzeyden güneye gezdikten sonra, Pire üzerinden Yunan adalarına geçip, adaları dolaşmak ve en yakın adalardan birinden Türkiye’ ye giriş yapmak suretiyle geri dönmekti.

ATINA

Aile büyüklerinin; ne işiniz var Yunanistan’ da, hem de Türk plakalı araba ile, başka ülkemi kalmadı, tehlikelidir şimdi oralar, ” gitmeyin çocuğum” ısrarlarını duymazdan geldik, iyiki de öyle yapmışız.

Yunanistan ve Yunan adaları gezi planımızı süper güzel geçirdiğimiz bu tatilimiz ile gerçekleştirdik. Aile büyüklerimize hak verdirecek milliyetçi Yunan vatandaşları tarafından kovalandığımız, kovulduğumuz, dolayısıyla tırstığımız bir kaç maceramız (tıklayınız) ! dahil

Sırasıyla Alexandroupolis ( Dedeağaç ), Komotini ( Gümülcine ), Xanthi ( İskeçe ), Kavala, Thessaloniki ( Selanik ), Larissa, Kalambaka ( Meteora ), Lamia, Athens ( Atina ), Pireas ( Pire ) , Korinthos ( Korint Boğazı ) ve Pire üzerinden gemi ile Andros, Tinos, Mykonos, Naxos, Santorini, son olarak Samos adası ve Kuşadasından Türkiye’ ye giriş….

LAMIA

Eğer bir haftalık bir tatil programı yaptıysanız ki bu cumartesi yola çıkış, cumartesi ya da pazar dönüş ( biz genellikle son dakikaya kadar kullanıp pazar akşam döneriz ) şeklinde olduğunda 8 günlük bir program oluyor. Amacınız uzun uzun her şehirde konaklayarak bir tatil yapmaksa Yunanistan’ ı rahatça gezebilirsiniz. Bunun yanısıra Yunanistan’ a en yakın tarafta olan birkaç Yunan adasını gezip, Türkiye’ ye yine adalar yolu ile giriş yapın derim, çünkü ring yapıp adalar üzerinden giriş yapmak, tekrar İpsala üzerinden dönmek zorunda olmamak, çok daha keyifli oluyor.

İpsala’ dan çıktıktan sonraki Selanik dahil ilk beş şehri 2 gün içinde gezebilirsiniz ama esas Yunanistan’ da en görülmeye değer yer bence Meteora bölgesi. Mutlaka görülmeli ve minumum 1 gece Meteora’ da konaklamalısınız, çok etkileyici. Atina, Pire ve Korint Boğazını da görmek için 2 gece 3 gün ayırıp, Pire’ den Mikanos adasına geçebilir ve Yunanistan’ a en yakın 2-3 adayı da bu sayede rahatlıkla gezebilirsiniz.

Biz tercihimizi daha çok Yunan adası görmek yönünde kullandığımızdan, Yunanistan’ ın Mora yarımadası olarak bildiğimiz Peloponnese bölgesini görmedik

DEDEAĞAÇ, GÜMÜLCİNE, İSKEÇE, KAVALA

Evet bir cumartesi sabahı saat 06:00 gibi erken bir saatte, bu sefer 4 kişilik bir kadro ve İstanbul plakalı arabamız ile yine düştük yollara. İstanbul-İpsala 267 km, İpsala gümrüğünden sabah saat 09:00 gibi çıkış yaptık. 43 km sonra Türk sınırına en yakın ilk şehir olan Aleksandroupolis yani Dedeağaç’ a vardık. İşte Yunanistandayız, gümrük vs işlemleri ile uğraşmaz ve sıra beklemezseniz İstanbul’dan yola çıkanlar için söylüyorum, 3-4 saatte Yunanistan’ a girebiliyorsunuz.

Dedeağaç çok eski, küçük bir şehir. Her yanda Osmanlı izleri var. Denize kıyısı olan bu şehir Türkiye’ deki tatil kasabaları benzeri bir liman kenti. Sınırdan çıktıktan yarım saat sonra ulaştığımız bu şehirde Türkiye’ nin dışında olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Halkı aynı biz Türklere benziyor. Yol boyunca ibadet için konulmuş haç’ lı küçük dua yerlerini görmesek hala Türkiye’deyiz diyeceğiz, hiç fark yok. Bu ibadet yerleri yol üzerinde kaza geçirenlerip ölenlerin anısına dua amacıyla yapılmış.

Köyler, insanlar, sokaklarda oynayan çocuklar, yollar, pazar yerleri, bakkallar hep aynı. Zaten nüfusun % 25 ‘ e yakını Türk. Dedeağaç’ta çok sayıda otel ve pansiyon, kıyı şeridinde ve limanda ise çok sayıda balık lokantası var.

İSKEÇE- XANTHI

Dedeağaçtan sonra Komotini (Gümülcine) ve Xanthi (İskeçe)’ den geçtik, geçtik diyorum çünkü ilk gün buralarda konaklamayıp, sadece sokaklarında gezip Kavala’ ya kadar gittik.

GÜMÜLCİNE-KOMOTINI

Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala bu dört şehir de Türk / Osmanlı izleri taşıyan, güzel, temiz, insana sıcak gelen şehirler. Bu ilk 3 şehirde konaklamadığım, uzun soluklu kalmadığım bu sebeple de çok bilgi sahibi olmadığım için fazla birşey yazmak istemiyorum. Tek söyleyebileceğim, hepsinin Türk şehirlerinden pek farklı olmadıkları.

Akşam saatlerine doğru Kavala’ ya ulaştık, Kavala da küçük ve güzel bir sahil şehri.

KAVALA

Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe arasında en çok Kavala’ yı beğendim, diğerlerine göre daha bakımlı bir şehir. Sokaklarda dolaşan, parklarda oturan eli tesbihli yaşlı dedeler, Osmanlı tarzı cumbalı evler bize çok tanıdık geliyor. Kavala’ nın sokaklarında gezdikçe insanı hüzünlendiren bir havası var. Şehirde birçok Osmanlı eseri var, ama çoğu harap halde.

KAVALA

Çoğu Karaman bölgesinden gelen pek çok Rum buraya yerleşmiş, Türkçe konuştuğumuzu duyduklarında hemen sevinçle yanaşıp bizimle Türkçe konuşuyorlar. Bu şehirlerde dükkan sahibi esnaf daha çok mübadillerden oluşuyor. Bu sebeple çoğu çok iyi Türkçe biliyor ve sizinle uzun uzun sohbet etmek istiyorlar.

Kavala’ da 1 gece konaklayıp, Kavala kalesini, Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ nın konağını ve Osmanlı izlerini taşıyan sokaklarını gezdik.

KAVALA

Kavala’ yı çok beğendik ancak, Kavala şehri girişindeki ilin nüfus vs bilgilerini veren şehir tabelesının üzerinde asılmış, şehir girişindeki dev Kıbrıs haritasını gösteren tabela içimizi ürpertti. Gözlerimize inanamadık. Haritada Kıbrıs Türk kesimi kırmızıya boyanmış, en uç kısımdaki Türk tarafına ait bölümden kan damlıyor. Bu resmi bir şehir belediyesi tabelası. Şimdi bizim halimizi bir düşünün, zaten aile büyükleri yola çıkarken yeterince korkutmuş bizi, güle oynaya Türk plakası ile girmişiz Yunanistan’a, yıl henüz 1991, rahmetli İsmail Cem- Yorgo Papandreu ile Sisam adasında sırtaki bile yapmamış daha. Neyse, Yunanistan içinde ilerledikçe Selanik, Atina vs. tüm şehir girişlerinde aynı tabelayı gördükçe alışıyor insan!

Kavala’ dan sonra Selaniğe gidiyoruz.

Selanik’ de sıradan bir sahil şehri. Her Selaniği gezen Türk gibi, biz de İzmir’ e çok benzer buluyoruz Selaniği. Aynı bizdeki gibi ruhsuz apartmanlar dizisi sarmış sahili ve şehri, aralara serpiştirilmiş halde, belli ki eskilerden kalmış konaklar kurtarıyor tekdüzeliği. Doğal olarak önce Atatürk evini, sonra türk mahallesini geziyoruz.

Selanikte de Kavala’ daki gibi birçok Osmanlı eseri var, ama bunlarında çoğu harap halde ya da çevresi çevrilmiş ve kapalı. Birkaç tane hamam ve birçok cami var ama hepsi kapalı.

SELANIK

Genel olarak Selanik de tekrar bir tur attık, sahilde dolaştık, Beyaz Kule’ yi gezdik, Beyaz kule’nin arkasından sonra yeni şehir başlıyor.

BEYAZ KULE SELANİK

Sahilden yeni şehre doğru yürümeye devam ettik. Az ileride şaha kalkmış atının üstündeki Büyük İskender’in dev bir heykeli var. İskender şehri kurup kızkardeşinin ismini vermiş(Thessaloniki). Heykelin arkasında meşhur arkeoloji müzesi var. Evet artık yavaş yavaş Selanik’ den ayrılma vakti geldiğine karar kıldık.

Şimdi Yunanistan’ da en çok merak ettiğimiz yer olan METEORA’ ya doğru yola çıkıyoruz. Meteora’ yı size ayrı bir başlık altında ayrıca anlatıyorum.

Şimdi Meteora’ dan sonra gittiğimiz Atina’ da neler yaptığımızı anlatmak istiyorum.

ATİNA

Atina’ ya girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken vespa çılgınlığı oldu. Genç kızlar, erkekler, yaşlılar yani herkesin altında bir vespa, trafik ışıklarına geldiğinizde ön sıra yan yana dizilmiş onlarca vespa sürücüleri ilk saflarda yer alıyor hep. Sokaklarda, trafik ışıklarında durduğunuzda sağınızda, solunuzda hep vespacılar. Hepsi rengarenk.

Biz gittiğimizde maalesef Atina’ da çöp işleri konusunda çalışanların grevi varmış, sokaklar birikmiş çöp dağları doluydu. Yani Atina bizi kirli bir şehir olarak karşıladı. Atina’ nın çok düzenli bir şehir olduğu, halkının kurallara uyduğu söylenemez. Arabalar gelişigüzel yollara park etmiş, trafikte diğer arabaya saygı diye bir yaklaşımla çıkmamış Atina’ lılar trafiğe.

Atina’ da öncelikle gidilecek olan Likavitos tepesine çıktığınızda caddelerin çizgi halinde düzgün planlanmış olduğunu görüyorsunuz. Tepeden şehri seyrettiğinde çok güzelmiş Atina diyemiyor insan, ben diyemedim açıkçası.

ATİNA

Çok fazla beklentim vardı belki Atina için. En azından 3000 yıllık bir tarihe sahip, üstelik tanrılar şehri, ayrıca adını savaş tanrıçası Athena’ dan almış bir şehir. Atina’ yı her köşesinde bir tarihi eser ile karşılaşacağım, Roma gibi tarihle harmanlanmış, havada tarih kokusu olan bir şehir diye düşünüyordum, ama hayal kırıklığına uğradım. Ben o hissi alamadım. Sanırım Atina’ lıların tarihin yanında kurmuş olduğu çirkin betonlaşma buna sebep oluyor.

ATINA

Likavitos tepesinden bakınca önemli bir konuya daha dikkat ediyor insan, Atina kıyısını Pire’ ye kaptırmış bir şehir. Deniz kıyısında ama denize kıyısı olmayan, deniz kokmayan, karada bir şehir. Atina’ lılar denizi ancak şehirlerinin tepelerine çıktıklarında, uzaktan görebiliyorlar. Ya da Pire’ ye gitmeleri gerekiyor.

Atina’ da öncelikle Akropolis’ i gezdik, etkileyici. Ayrıca Dionysos tiyatrosu, Antik Agora, Zeus Tapınağı, Parlemonto Binası peşpeşe gezebileceğiniz yerler. Evzon Askerlerinin ( gereksiz) gösterisini de izlemek adetten olmuş, gitmişken bakıyor insan, ponponlu ayakkabılarını yere vura vura sert asker havası vermeye ( ponponlu ayakkabıyla ne kadar olursa ) çalışarak ritüellerini tamamlıyorlar. Tören bittiğinde dağılan turistler arasında olmak, insana eee bu mudur dedirtiyor.

EVZON ASKERLERİ

Gündüz gezilecek yukarıda belirttiğim belli başlı yerleri gezdikten sonra akşam Atina’ nın Beyoğlu’ su denebilecek Plaka bölgesine gidiyoruz, yemekler belli : caciki, pilaki, yalançi dolma, kadayifi, ama sadece öz be öz greek salad! Doğal olarak biz sırtaki yapmadık, ancak Plaka tam bir taverna bölgesi, her kapı arkasından sırtaki sesleri yükseliyordu.

Ancak gündüz gittiğimizde Plaka bölgesindeki bir dükkandan da Türk olduğumuzu anladıklarında bizi ” Konstantinapol bizim”, kanımız yerde kalmayacak şeklinde de kovdukları oldu. ( Bkz. Başımıza gelenler kategorisi )

PLAKA BÖLGESİ

Ertesi gün tekrar Atina sokaklarında gezdik, bu defa meşhur meydanlarında dolaştık, Syntogma Meydanı, Omonia Meydanı, Kolonaki ve Monastiraki Meydanlarında dolaştık.

Genel olarak Atina cadde ve sokaklarında arabamızla dolaştık, yoğun vespa trafiğinde yolumuzu şaşırdığımızda camı açıp kime soru sorsak, cevap almadan önce soru sorduğumuz kişilerin sorusuna cevap vermek zorunda kalıyorduk.

” Where are you from ” Nereden geliyorsunuz ? Nerelisiniz ? İnanamayacaksınız ama, Türküz, Türkiye’ den geliyoruz dediğimizde cevap vermeden, yardım etmeden basıp gidenler bile oldu, biz de inanamadık onlara bu yaptıklarından dolayı, bu nasıl misafirperverlik diye. Ama herşey bir yana, bütün Yunanistan’ da karşılaştığımız bir konu var ki, bir soru sorduğunuzda, istisnasız tüm Yunanlılar önce nereden geliyorsunuz diye soruyorlar, sonra cevabınıza göre yardımcı oluyorlar.

Atina’ dan ayrılıp Corinth Boğazını görmeye gidiyoruz. Muhteşem bir yer, sonradan yapılmış, yapay bir kanal, ama çok etkileyici. Corinth boğazının yapımına MÖ 600 yıllarında başlanmış, MS 1893′ de ise gemilerin geçişine açılmış. Corinth Boğazı 6,5 km uzunluğunda, yüksekliği ise 52 mt.

CORINTH BOGAZI

Buradan Pire’ ye geçiyoruz, Pire büyük bir liman, bizdeki ( İstanbul ) Karaköy limanına benziyor, ama daha büyük, bir sürü gemi, tekne limana yanaşmış. Pire’ye Turko limanı da diyorlar. Güzel bir yer, ama sadece o kadar.

PİRE

Biz Pire’ den Yunan adalarına geçme hevesinde olduğumuzdan önce Pire’ ye fazla ilgi göstermedik, gemi biletlerimizi aldıktan sonra rahatladık ve şöyle bir Pire’ yi keşfedelim dedik, ama fazla yanılmamışız. Pire için yanyana lokantalar ve gemi seyahat acentalarının sizi kolunuzdan çekiştirip gemi bileti almanız için iknaya çalıştığı bir liman şehri hayal etmeniz yeterli sanırım. Hayalim deki Pire’yi bulamasamda, Pire şehri diye düşlediğim yeri görmek beni mutlu etti.

Pire’ den Mykonos adasına gideceğimiz feribota bindiğimizde, Yunan anakarasındaki turumuzu da tamamlamış olduk. Yunanistan turundan sonra Yunan adalarını gezip Kuşadası’ndan Türkiye’ ye geçeceğiz.

Yunan adaları kısmını ayrı bir başlık altında anlatacağım.

KUŞADASI DÖNÜŞ

Kuşadasına feribottan indiğimiz gün. Türkiye’ ye döndüğümüzde 9 günün tatlı yorgunluğu üzerimizdeydi.

NOT: Fotografların bir çoğu 1991 yılında çektiğimiz slaytlardan oluşuyor, slayt arşivimizden tarayarak buraya ekliyorum, ama digital olmadığından, maalesef renkler ve baskı kalitesi çok iyi çıkmıyor.

NETİCE ;

– İpsala’ dan yola çıkıp, Yunanistan’ da güneye doğru inip, Kuşadası’ ndan Türkiye’ ye giriş yaparak 1 haftada Yunanistan’ ı genel olarak gezebilirsiniz,

-Yunanistan’ ın iç kesimleri hariç olmak üzere Türk izleri heryerde karşınıza çıkıyor,

-Yaşam tarzlarımız, binalarımız, insanımız, sokaklarımız çok fazla benzerlik arzediyor,

-Bu şehir güzel, bu şehir değil demek yanlış olur, nedense Yunanistan bana bir bütün olarak gezilmeli hissi verdi,

-Ancak Meteora ne yapılıp edilip görülmeli, hele insan Yunanistan’ a gidip, Meteora’ yı görmemişse, bence Yunanistan’ ı gezdim gördüm dememeli ,

-Atina’ ya kadar inmişseniz mutlaka Corinth boğazına kadar gidin, bu insan azmi ve emeği ile doğaya karşı yapılmış bölgeyi görün,

-Atina’ da Plaka bölgesinde bir akşam yemeğine vakit ayırın,

-Yolda Türkçe konuştuğunuzda biri kolunuza yapışır ya da aniden boynunuza sarılırsa şaşırmayın , çok Rum var İstanbul’ dan mübadele zamanında Yunanistan’ a gitmiş, hepsi hasretle İstanbul’ u ve semtlerini soruyor hala,

-Bizim gittiğimiz 16 yıl olmuş tabii, o zamanlar çok Türk yoktu Yunanistan’ a giden, bu sebeple belki de sarılıyorlardı bir Türk gördüklerinde boyunlarına, oysaki şimdi gidiş-gelişler epey yoğunlaştı,

-Ama yaşadığımız kötü maceralarımızda çok maalesef Yunanistan’ da, bunları da ”Başımızdan Geçen Olaylar” kategorisinden okuyabilirsiniz, hepsi gerçektir, bizzat yaşanmıştır anlatılanlar.