ÇIRALI / ANTALYA

ÇIRALI 

Bu yıl daha önceden sadece geçerken uğrayıp, konaklamadan ayrıldığımız ve yıllardır gitmek isteyip ancak başka yerleri gezmekten bir türlü fırsat bulamadığımız Çıralı’ ya gideceğiz. Bir hafta süre için çıktığımız ilk yaz tatilimizin 3-4 günlük kısmını Çıralı’ da geçirmek üzere cumartesi sabah erken saatlerde yine düştük yollara. Çıralı’ ya ulaşmak için geçtiğimiz İstanbul / Antalya arası yol güzergahımızı Antalya yolu başlığı altında anlatmıştım. Cumartesi günümüzü Antalya yolu üzerinde uğrayacağımız yerlerde geçirdikten ve tüm gün yol aldıktan sonra, nihayet akşam saatlerinde Çıralı’ da yer ayırtmış olduğumuz Yavuz Motel ‘ e (0242 825 70 21) ulaştık. Otelimiz 20 odalı klimalı, temiz bir küçük otel (pansiyon da diyebiliriz) , ayrıca denize en yakın mesafedeki otellerden.

Çıralıya gidenler bilir, deniz tarafında önce bir sıra yemek konusunda hizmet veren işletmeler, onların arkasında ise pansiyonlar ve küçük oteller yer almakta. Lüks denebilecek fazla sayıda konaklama tesisi yok, hele 5 yıldızlı şaşalı oteller neyseki hiç yok, butik denebilecek birkaç otel var ama oralar da konaklayanlar da herkesin girdiği aynı sahilden denize giriyor, plaj konusunda özel bir tahsisleri yok, lüks sadece otellerin içinde.

Bizim otelimiz bir aile işletmesi, sahipleri Münevver hanım ve Ahmet bey. Ahmet bey kışları Çıralı’ya yaklaşık 20 km mesafedeki Kumluca’da öğretmenlik yapıyor. Kaldığımız sırada ailenin üniversiteye devam eden biri kız, biri erkek çocukları da sürekli anne ve babalarına misafirleri ağırlamak konusunda yardım ediyorlar. Çok sakin, efendi, saygılı ve saygın bir aile. Bizi en çok şaşırttıkları husus ise, tüm aile fertlerinin konaklamaya gelen misafirleri ile ilk günden merhaba deyip tanıştıktan sonra, çocuklarınıza kadar hiç yanlış yapmadan, unutmaksızın isminizle hitap ediyor olmaları.

Otelimizde öğlen ve akşam yemek çıkmıyor, neden diye sorduğumuzda, o bizim boyumuzu aşar, yemek daha ustalık isteyen bir iş, başaramazsak üzülürüz diyorlar. Gereksiz bir hırs ve açgözlülüğe kapılmamışlar. Herşeye rağmen sabah kahvaltıları çok başarılı. Az ama öz, abartı yok, çok çeşit olsun, kaliteyi boşver dememişler, çay sürekli demleme ve taze. Kahvaltıda asla klasik pansiyon usulü kutu peynir, kutu reçel sistemi yok. Reçelleri köydeki bir bayandan alıyorlarmış, her gün beyaz peynir’in yanısıra değişik bir çeşit peynir de sunuyorlar. ( bir gün tulum, birgün dilpeyniri, birgün kaşar vs şeklinde) Ayrıca bir sabah sigara böreği, diğer sabah yumurtalı ekmek kızartılarak dönüşümlü olarak ikram ediliyor. Kaldığımız 4 gün boyunca her sabah kahvaltıdan memnun kalktık, özenle demlenen çay bile herşeye değer dedirtiyor.

Ahmet sayesinde akşamları otelin bahçesinde yanında götürdüğü projeksiyon makinesi marifeti ile çardak direklerine gerdiğimiz beyaz çarşaftan sinema perdesi yapıp açık havada film seyrettik. Bu arada çekirdek çitlemeyi de ihmal etmedik.

Çıralı’da deniz süper, Türkiye’nin en güzel denizlerinden, rengine inanamıyor insan,TURKUAZ denizzzz.Biz Temmuz’un ilk haftası gittiğimizden maalesef denizin suyu ısınmıştı. Benim için ilk problem buydu, her zaman soğuk denizi tercih ederim. İkinci eksiklik ise sahilde denize atlamak için bir iskele, sal, duba vs. olmayışı. Ama bunların yanısıra sahildeki cafe ya da restoranların hiçbirinde müzik çalınmaması da Çıralı’ nın en büyük artılarından.

Kaldığımız 4 gün boyunca sabah kahvaltısı ve deniz sefasından sonra hergün bir faaliyet içindeydik. Bir gün öğleden sonra Olimpos antik kentini gezmek üzere sahilden Olimpos’a doğru yürüdük, antik kent muhteşem, ancak hiç bakım yok, özellikle mi diye düşündük, o kadar ki Olimpos antik kentini gezebilmek için ağaç dalları ve çalılıklar arasında kendine yol açarak ilerleyebiliyor insan. Antik kente yol yok ama girişteki tabelalar ve kentin haritasından faydalanabiliyorsunuz. Tabela ve okları takip ederek yolunuzu bulabilirsiniz. Tırmanarak tepeye kadar çıktığınızda ise çalılıkları yararak vazgeçmeden devam ettiğinize aşağıdaki manzarayı görünce şükrediyorsunuz. İşte türkiye’ nin en güzel sahili olarak tanımlanan Çıralı.. Bu güzel koy ve denizden gözlerimi alamazken, dönüp Olimpos antik kenti kalıntılarına tekrar bakıyorum, bir de tepesindeki sis tabakası ile daha da muhteşem görünen Tanrıların dağı denen Olimpos’ a ( şimdiki adıyla Tahtalı dağına ) bakıyorum ve kesinlikle Tanrıların buralarda yaşamış olduğuna kanaat getiriyorum… 

 

Antik şehre ilerleyen patika yol üzerinde kaynak sularının oluşturduğu buzzzzz gibi küçük havuzlar var, soğuk kaynak suyuna girebilenler girip çıkıyor, zaten 1 dakikadan fazla o suda kalabilmek mümkün değil, sanırım ben 10 kez girip çıktım, oğlum da bana çekmiş, annesi giriyorsa illa o da girecek, hiç engel olmuyorum, arkadaşlarımızın hasta olur diye beni uyarmasına aldırmıyorum, çünkü benim oğlum küçüklüğünden beri annesine uyup buz gibi kaynak sularına girmeye, Kasım ayı Assos’ ta , Ekim ayı Saroz’da denize, Mayıs ayında yayla turlarında eriyen kar sularına ayaklarını sokmaya alışık.

Öğlen yemeği için ise Toros dağlarından eriyip gelen kar sularının oluşturduğu küçük şelaleler üzerine kurulmuş olan restorantların olduğu, dev çınar ağaçları ile örtülü, içine girdiğinizde dışarıyla hiç ilgisi olmayan Ulupınar Şelale restorant’a gittik.

 

Ben direkt küçük kanallardan akan suların içine ayaklarımı sokmuş oynuyorum , yemek süper (tandır, lavaş ve salata süper, birde acılı ezmenin tadı hala damağımda) yemek bittiğinde uzaktan gözüme kestirdiğim kayaların arasında oluşmuş, üzerine küçük bir şelale dökülen havuza kendimi attım, su buz, ama süper. Aslında Çıralı tatili ben ve Batur için genellikle kaynak sularına girip çıkmakla geçti. Şelale restoranta son gün öğlen yemeği için daha hazırlıklı gittik, bu sefer yine mayolarımız içimizdeydi ama geçen sefer havlusuzken bu sefer yemeğe resmen omuzumuzda havlularla gittik.Alınganlık yapmadıysam! sanırım garsonlar kaynağın delisi geldi diye bıyık altından gülümseyerek suya girişimizi izliyorlardı. Garsonların şaşkın bakışlarına rağmen biz çok eğlendik, bugün olsa yine girerim.

Bu sefer ”yine düştük yollara” diye diye akşam üzeri Çıralı yanartaşlarını görmeye gidiyoruz.

 

Ellerimizde fenerler, alaca karanlıkta yukarı doğru 1-1,5 km patika bir yol çıkıyoruz. Dönüşte hava kararmış, önümüzü fenerler olmasa görmeyecek durumdayız. İlginç bir yer, özellikle çocuklar çok etkilendi.

 

Yanmayan kısımlara, yanan yerlerden ellerindeki çalıları yakıp ateş taşıyorlar ve sönmüş alevleri de canlandırıyorlar. Çok mutlular, hatta havaya girdiler taştan ateş çıkartıyoruz diye.Büyüklerde etkilenmiyor değil tabii, özellikle ben, sanki gerçekten ateş Tanrısı hala orada ve sistem onun gücüyle devamlılığını sürdürüyor gibi bir his kapladı içimi. Birde yüksekteyiz ya, arada vuuvvv diye esen rüzgar, hava da kararmış…Ehhh etkilenmemek ne mümkün.

Bu sabah da yine yollara düşeceğiz, ama bu sefer deniz yollarına, çünkü bugün bir tekne kiraladık ve çevre koylarda günübirlik mavi tur yapacağız. Ceneviz koyuna doğru yola çıktık, ilk durak küçük bir koydaki küçük bir mağara. Mağaranın içine yüzdük, dibine daldık, içinde oluşan koridor ve dehlizlerden su altından geçtik, çok eğlendik, hele Ahmet’in su altından sessizce dalıp mağaradaki hafif tırsarak yüzenlerin arkasından çıktığı sahnelerde…Gruptaki bazıları da her nekadar uyum gösterip mağara içine girip yüzdülerse de korkmadılar değil hani..!!! Bari şimdi itiraf edin arkadaşlar, tırstınız.

CENEVİZ KOYU

Son gün Lykia yolunun bir kısmınından geçebilmek ve dağ tarafında kaynak sularının üzerinde inşa edilmiş, içinde birkaç su kaydırağı bulunduran ve kayarak direkt kaynak suyu ile dolu havuzlara düştüğünüz ayrıca içinde bir alabalık tesisi olan restoran tarzı bir yere gittik.Haritadan takip ediyorum, şu anda geçtiğimiz yol tarihi Lykia yolu.Buralarıda talan etmişler, ara ara yolda yazlıklar,yayla evi mantığı ile yapılmış lüks villa siteleri.Siz bari Toroslarda yapmasaydınız diyoruz !! üzülerek. Alabalık çiftliğine vardık, tek hayalimiz soğuk kaynak sularına kayarak düşmek, ama vardığımızda bizim yerimize hayallerimiz suya düşüyor.Çünkü havuzun suyunu temizlemek için boşaltmışlar, nasıl yani diyoruz. Yıkıldık, sarsıldık, yılmayıp geri dönüyoruz, madem öyle Şelale restorant’ın delileri geldi muhabeti ile dönüp kaynak suyuna girebilmek için yine Şelale restorana yemeğe gidiyoruz…

Akşam yemeklerinde hergün Çıralıdaki başka bir restorantı deniyoruz, çok kötü değiller, ama maalesef süper de değiller. Birgün pide yediysek diğer gün ev yemekleri yapan yerde yedik vs..Öğlen yemeklerinde gezinti amaçlı bir yerlerde değilsek Orange Otel’in sahildeki cafesinde yemek yedik, tüm zeytinyağlılar, pide-pizza, ev yemek çeşitleri mevcut ve lezzetli, ama çok fahiş fiyatla satılıyor, özellikle su ve diğer içecekler çok pahallı.

Dört gün geçirdiğimiz Çıralı’dan ayrılıyoruz, buradan Kaş Kalkan Fethiye yolunu takip ederek Datça’ya gideceğiz. Datça kısmını size daha sonra anlatacağım.Görüşmek üzere….

NETİCE

-”Çıralıyı görmeden ölme” demişlerdir mutlaka ,

-Çıralı’ da yaz tatili için gidecekseniz en geç Haziran ayında gidin sonra çok sıcak oluyor,

-Çevre geziler de yapacaksanız en az 3-4 gün konaklamanız gerekir,

-Çıralı’ nın denizinde mutlaka yüzün,

-Çıralı Yanartaş’ ın olduğu bölgeye akşam saatlerinde gidin,

-Olimpos antik şehrini gezin,

-Uygunsa tekne kiralayıp, Ceneviz koyuna doğru küçük bir mavi tur yapın,

-Biz daha önce gittiğimiz ve bu sefer tekrar gitmediğimiz için burada yazmadığım Phaseliss antik şehrine de mutlaka gidin,

-Ayrıca, ömrünüzde bir kez, çok üşüseniz de dayanın, ama mutlaka bir buzzz gibi kaynak suyuna girin, en azından ayaklarınızı suya sokun. Ben her girişte ömrümün bir miktar uzadığı inancındayım.Umarım öyledir. Ama sistit olursanız da bana okuyup üflemeyin.

SARIALAN YAYLASI / BOLU

Herkes laila’ya biz yayla’ya… Sloganımız budur.

Her sene ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki hafta sonu beynimizi boşaltmak amacıyla yaylamıza gideriz. Sarıalan yaylası, Bolu – Ankara yolu üzerinde Kartalkaya oteller sapağından girdikten sonra 20 km lik yolun 10.km de, yani yolu yarıladığınızda ulaşabileceğiniz bir düzlüktedir.

yaylayolu 

Bolu’nun ve köylerinin yayla evleri bölüm bölüm Sarıalan yaylasını oluşturur.Bir noktadan baktığınızda yayvan bir çanak içinde çanağın yanlarına bölüm bölümyerleşmiş tahtadan yayla evlerini görebilirsiniz.Etkileyici sessizlik içinde bu manzara insana huzur verir…. Sarıalan yaylası ismini Mayıs ayı itibariyle yaylayı kaplayan sarı çiçekleri sebebiyle almış.

thelma&louise yayla' da

Yıllardır Sarıalan yaylasında ( şöyle bir düşündüm de ilk gidişimizin üzerinden 12 yıl geçmiş) muhtar Hüseyin Baysal’ın oteli olan Baysal Otel’ de konaklarız. Kayak yapmaya gittiğimiz Kartalkaya’da önceleri Baysal otelde geceler, sabah kahvaltı sonrası zirveye 9-10 km uzaklıkta olan kayak pistlerinin olduğu bölgeye kayak yapmaya giderdik. Sonraları kayak mevsiminde zirvedeki otellerde kalmaya, Baysal otelde kalmaya ise ilkbahar ve sonbahar döneminde hafta sonu için gitmeye başladık. Gitmeden önce mutlaka otel sahibi Hüseyin bey’i arayıp ne yiyeceksek sipariş ediyoruz. Sağolsun özellikle ilk gittiğimiz gün yaylaya ulaştığımızda öğlen yemeği için her seferinde bahçede mangalın hazır olmasını sağlıyor.

Sarıalan yaylasına gidiş için cumartesi sabahı saat 6:00 civarında yola çıkarız (genelde böyle olur) .Otobandan Bolu yönünde yola devam eder, arada bir çay-kahvaltı molası veririz. Geçtiğimiz yıla kadar Sapanca girişini geçtikten sonra sağda küçük bir mola yerinde durur, isteyen çay ile süper çift kaşarlı tostunu yer, sabah sabah midesi kaldıranlarımız da su böreklerini yerdi. Maalesef şimdi yerinde çok sevimsiz bir ortam yaratılarak hazırlanmış fabrika yemekhanesi kıvamında,gürültülü ama çok meşşhurrr Berceste !! var.
Şimdilerde yeni bir yerel mola yeri tespit edene kadar Bolu Koru tesislerine direkt gidip kahvaltımızı orada yapıyoruz.

Kahvaltıdan sonra Ankara otoban sapağına girmeksizin Bolu il merkezi tarafına düz devam ediyor, Bolu ilini geçtikten sonra Kartalkaya oteller sapağından giriyoruz. Yol süper, yavaş yavaş yükseliyoruz, aslında ilginçtir ama yolun başındaki birkaç km hariç Kartalkaya çıkışında asla dik tırmanışlar yoktur. İlerledikçe müthiş orman içine dalmaya başlıyoruz. Arada bir durup arabanın kontağını kapatıp derin yeşili seyrediyor ve ormanın rüzgar hariç sessizliği ile kulaklarımızı dolduruyoruz. Otelin olduğu Sarıalan yaylası düzlüğüne ulaştığımızda o geniş düzlüğü 360’ görebildiğimiz manzara her seferinde beni etkiliyor.

İnsan otelin verandasında oturduğunda tam karşıdaki Kartalkaya’nın karlı zirvesini, Mayıs ayında zirveden beyaz karların altından bir sarı ırmak şeklinde akan sarı alan çiçeklerinin dağın eteklerindeki yeşil düzlüğe akıp oluşturduğu renk cümbüşünü, neredeyse tüm gün sandalyeden kalkmadan, öyyyyle boş boş seyredebiliyor.

Zaten yaylada çıt yok, en büyük ses inek ve koyunların boynunda, eğer onlarda tembel tembel yattıkları yerden hareket ederse, işte gürültü ; İNEK ÇANI SESİ. O da o kadar tempolu ki,onu da dinlemeye doyamıyor şehrin gürültüsünden gelmiş insan.

Hele akşamları ….Verandaya çıktığınızda yıldızlara eliniz değecek kadar yakınsınız, sessizlik ise inanamayacağınız boyutta,  insanı büyük bir boşluğa düşürüyor ve adeta sağır olduğunuzu sanıyorsunuz. Yıldızlar bir o kadar muhteşem. Çıt sesi bile çıkarmasın diye, geceleri yıldızları izlemeye verandaya çıktığımda ‘’sessiz duramayacaklarsa’’ yanıma kimseyi almak istemiyorum.

En büyük güzellik ise, çok şanssız değilseniz, 21 odalık Baysal otelde her seferinde bizden başka konaklayan maksimum 2-3 oda daha olması. Biz neredeyse her seferinde oteli kapatıyoruz, ama gitmeden önce genellikle otelde başka konaklayan var mıdır diye de soruyorum, dolu ise gidişimizi başka haftaya erteliyoruz.

Baysal otel küçük bir tesis, pansiyon benzeri küçük bir otel diyebiliriz. Temizdir, ancak büyük beklentilerle gitmemenizi tavsiye ederim. İlk ve sonbahar da gittiğimizde (kışın zaten tüm gün yanar) akşam yemeklerini şömine önünde sakince yeriz. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemeğini güzel havalarda bahçede yiyebilirsiniz. Kahvaltı; köy ekmeği, yerel yapılmış reçel, peynir, tereyağ, bal/kaymak ve sahanda yumurtadan vs.den oluşuyor. İlk gittiğiz gün mangal hazırlanıyor, öncesinde ( ara sıcak tabirli ) gelen keş’li erişte(süper), mantı, güveç vs.yi mutlaka deneyin derim. Biz ikinci öğlen Sarıalan yaylasına 3-5 km mesafede orman yolundaki alabalık çiftliğine gidiyoruz ( değişiklik iyi oluyor) Ben hayatında ilk defa ve çok beğenerek bakla çorbasını orada içtim. Bakla sevmeyeniniz varsa içmem demesin, yanılır…

Bir de 3-5 km yakınlıktaki çevre yaylalara gidip, bu yaylalarda gezip, gölet kenarlarındaki yürüyüş yollarında yürüyüş yapabilirsiniz.


Dağlardan eriyen karların sularından oluşan küçük nehirlere ayaklarınızı sokup, buzzzz gibi sularda yürüyebilirsiniz. Tabii dayanabilirseniz.

Resimlerimiz farklı senelerdeki yayla seyahatlerimizde çekilmiş olup, bazıları digital makine olmadığı zamanlardan kaldığından taranarak buraya eklenmiştir. Bu sebeple o resimlerde renkler daha soluk görünüyor, ama aslı öyle değil,  renkler  buradakilerden çok daha canlı.

İşte böyle…

NETİCE
-Yaylaya gitmek güzeldir, gerçek sessizlik oralarda keşfedilir.
-Sonbahar renkleri ile de deneyebilirsiniz ancak Kartalkaya zirvesinden sarı bir ırmağı andıran çiçeklerin akışını yakalayabileceğiniz en iyi manzara Mayıs sonu, Haziran başıdır,
-Yaylaya çıkarken yolda bir kez durup, arabanın kontağını kapatıp ormanı dinleyin, ciğerlerinize alışık olmadığı bol oksijenli havayı soluyun, geçireceğiniz 2 gün için hazırlık olur,
-Baysal otel, yemek konusunda Bolu’nun iddialı yemek ustalarını aratmayacak lezzetli yemeklere sahip, temiz bir pansiyon seviyesinde hizmet veren 21 odalı, şömineli rahat bir dağ oteli,
-Baysal otele gitmeden önce, vardığınızda mangalı hazır bulmak isterseniz oteli arayın, özellikle et siparişinizi bildirin,
-Baysal otelin keş’li ev eriştesini, ev mantısını, ayva-kabak tatlısını önceden sipariş verin,
-Yakındaki balık çiftliğinin ilkel şartlarında, nefis bakla çorbasını, dilerseniz odun sobası çevresinde yiyebileceğiniz köy kahvaltısını da deneyebilirsiniz.(İçerisi çok ilkel ama ilginç bulup sevebilirsiniz, biz sevdik)
-Çevrede çok yakın gibi görünen grup grup toplanmış yayla evlerine doğru gidip Sarıalan’ a her açıdan bakmayı ihmal etmeyin,
-Kartalkaya yönüne doğru devam ettiğinizde sola Köy Hizmetlerinin bulunduğu yöne doğru gidip, oradaki gölet çevresinde yürüyüş yapabilirsiniz.
-Bolu’nun çevresini keşfetmek için başka bir hafta sonu planlayın, lütfen Sarıalan yaylasına özel bir hafta sonu ayırın,

EDİRNE

Bu sefer amacım benim iş için ara ara gittiğim Edirne’ye Ahmet, Batur ve bir grup yakın arkadaşlarımızı da götürmek, hem etkileyici Edirne şehrimizi daha ayrıntılı gezmek / gezdirmek, hem de müthiş bir tat olan Edirne ciğerini Ahmet’e (ben ciğer sevmem ki diye sürekli tekrarlıyor ama ben de denetmek konusunda ısrarlıyım) ve ciğer sevdasıyla bizimle birlikte yollara düşen ekipteki diğer arkadaşlarımıza tattırabilmek…

Sabah saat 7:00 civarı İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıktık, ara yollara girmeden otoyol aracılığı ile direkt Edirne’ye gittik, makul bir hız ile 2 saatte Edirne’ye varılabiliyor.

Evden çıkmadan önce yaptığımız hafif atıştırma şeklindeki kahvaltımızı takviye etmek amacıyla sabah saat 9:00 gibi Meriç kıyısında çıtır sigara börekleri yanında çayımızı içip kahvaltımızı tamamladık.

Edirne’ye gidip Meriç kıyısında çay içmemezlik yapmayın sakın derim.Ama sabah saatlerinde gidebilirseniz gidin, hele hafta sonları sakın daha geç saatlere kalmayın, çünkü çok kalabalık oluyor, öğleden sonraki saatlerde giderseniz eminim yaşanan araba trafiğinden ve insan selinden hiç de hoşnut kalmazsınız.

Meriç kıyısında çay sefasından sonra, çay bahçelerinin girişindeki ağaçlıklı yolda bir süre güzel, sakin bir yürüyüş yaptık.

Daha sonra Selimiye camisini gezmeye gittik. Gerçekten muhteşem bir eser. Cami çıkışı caminin hemen arkasındaki kapalı çarşıyı gezdik. Acıktık, veee nefis Edirne ciğerini yemek üzere çarşı içindeki Ciğerci Aydın’ da mola verdik. Önce ciğer (çocuklar maalesef ciğere pek prim vermiyor) yedik, oradan kalkıp meşhur köfteci Osman’a geçtik. İnanmayacaksınız ama tıka basa ciğer ile doymuş olan büyükler bile birer ikişer adet köfte yemekten de geri kalmadık.
Köftelerde süper, hımmmm hatta nefis….. Köfteciden çıkıp Keçecizade’den ikindi çayı yanında yemek üzere bademli un kurabiyelerimizi sardırdık, ayrıca yemek üstü, bastırsın! diye tatlı niyetine portakallı çikolataları ve cevizli sucuklarımızı aldık. Ohhh şimdi huzura ermiş bulunuyoruz, tura devam edebiliriz.

Sırada çocuklar görsün diye Kapıkule sınır kapısı var. Çok mutlu oluyorlar, onlar için çok ilginç tabii, çıkış için bekleyen kamyonların önünde, Kapıkule yazısı fonda olmak kaydıyla çocukların fotoları çekiliyor. Burası Türkiye’nin sonumu yani diye şaşkınlıkla soruyorlar.

Buradan çıkıp ikindi çayı molası için Edirne merkeze yakın mesafedeki kahveye gidiyoruz, çay süper, Keçecizade’nin bademli kurabiyeleri ağızda dağılıyor.

Şimdi de Edirne ilinin aslında en ilginç yerini görmeye gidiyoruz. LALAPAŞA ilçesi ve ilçedeki DOLMENLER.

Lalapaşa dünyada sayılı yerde bulunan dolmenlerin olduğu birkaç yerden biri. Edirne İstanbul yönünde giderken Edirne çıkışındaki Lalapaşa tabelasını izledik, ilçeye vardık, ama ne yazık ki dolmenleri bulmak için zorlandık, ne iz, ne yol, ne de bilen var. Bulduk, ama ne acıdır ki ne korumaya alınmış, ne de doğru düzgün çevre düzenlemesi yapılmış. Çevresi çamur ve hayvan pislikleri ile dolu, bakımsız.İlçede yaklaşık 75 adet dolmen var maalesef bu sefer biz hepsini göremedik.Bir dahaki sefere hepsini keşfetmeye kararlıyız.Ayrıca yine Lalapaşa bölgesinde 2-3 mt yükseklikte çok sayıda MENHİR var.Her şeye rağmen hem dolmenler, hem de menhirler mutlaka görülmeli, çok etkileyici.( Hernekadar ekipteki arkadaşlarımız dolmenleri bulduğumuzdaki hayal kırıklığı sonrası bu mudur diye bir süre kovalasalarda ) Bilenleriniz vardır mutlaka, İngiltere’ de de dolmen var, adamlar turizm sitelerine girildiğinde öncelikle tanıtımlarını dolmenler ile yapıyor.

Dönüşte otobandan İstanbul yönünde giderken bir de Uzunköprü ilçesini ve adını aldığı muhteşem Ergene (Uzunköprü) köprüsünü görelim dedik.Ergene nehri üzerinde olan, 1270 mt uzunluğunda dünyanın en uzun taş köprülerinden olan bu köprüyü Sultan II Murat 1427 yılında yapımını başlatmış,16 yy da inşaat tamamlanmış.Çok etkileyici.Köprü başında birde Hürriyet çeşmesi var.

Cumartesi akşam saat 22:00 gibi evdeydik. Pazar günü evimizde dinlendik ve tüm gün Edirne üzerinde konuştuk. Neyse, bu pazartesi de işime mutlu gideceğim.

NETİCE ;

-Edirne yi mutlaka görün derim .
-İstanbul’ dan sadece 2 saat sürüyor,
-Meriç kenarında çay için (ama mutlaka sabah saatlerinde ) ,
-Muhteşem Sinan’ın muhteşem Selimiye camisini gezin, hikayesini dinleyin,
-Edirne Kapalı çarşısı da uğrayabileceğiz mekanlardan ,
-Edirne ciğeri yemeden, ciğer sevmeyenler ise Köfteci Osman’ a uğramadan asla dönmeyin,
-Keçecizade’nin bademli un kurabiyesini, çikolata kaplı portakalını(süper), badem ezmesini almadan
en azından küçücük şirin dükkanına girip ürünleri tatmadan dönmeyin,
-Kapıkule’ ye de yarım saat zaman ayırın,
-İkindi çayınızı mutlaka eski istasyon karşısındaki kahvede Keçecizade kurabiyelerinizle için,
-Lalapaşa’ya mutlaka gidin, dolmenleri ve menhirleri görmeden dönmeyin,
-Biraz daha yol yapmaktan çekinmezseniz dönüş yolunda yönünüzü Uzunköprü ilçesine
çevirin ve ilçeye adını veren muhteşem Ergene köprüsünü ve etkileyici mimarisini görün.
-En önemlisi tüm bunları 1 gün içerisinde yapabiliyor olmanız.