Bu yıl daha önceden sadece geçerken uğrayıp, konaklamadan ayrıldığımız ve yıllardır gitmek isteyip ancak başka yerleri gezmekten bir türlü fırsat bulamadığımız Çıralı’ ya gideceğiz. Bir hafta süre için çıktığımız ilk yaz tatilimizin 3-4 günlük kısmını Çıralı’ da geçirmek üzere cumartesi sabah erken saatlerde yine düştük yollara. Çıralı’ ya ulaşmak için geçtiğimiz İstanbul / Antalya arası yol güzergahımızı Antalya yolu başlığı altında anlatmıştım. Cumartesi günümüzü Antalya yolu üzerinde uğrayacağımız yerlerde geçirdikten ve tüm gün yol aldıktan sonra, nihayet akşam saatlerinde Çıralı’ da yer ayırtmış olduğumuz Yavuz Motel ‘ e (0242 825 70 21 ) ulaştık. Otelimiz 20 odalı klimalı, temiz bir küçük otel ( pansiyon da diyebiliriz ) , ayrıca denize en yakın mesafedeki otellerden.

Çıralıya gidenler bilir, deniz tarafında önce bir sıra yemek konusunda hizmet veren işletmeler, onların arkasında ise pansiyonlar ve küçük oteller yer almakta. Lüks denebilecek fazla sayıda konaklama tesisi yok, hele 5 yıldızlı şaşalı oteller neyseki hiç yok, butik denebilecek birkaç otel var ama oralar da konaklayanlar da herkesin girdiği aynı sahilden denize giriyor, plaj konusunda özel bir tahsisleri yok, lüks sadece otellerin içinde.

Bizim otelimiz bir aile işletmesi, sahipleri Münevver hanım ve Ahmet bey. Ahmet bey kışları Çıralı’ya yaklaşık 20 km mesafedeki Kumluca’da öğretmenlik yapıyor. Kaldığımız sırada ailenin üniversiteye devam eden biri kız, biri erkek çocukları da sürekli anne ve babalarına misafirleri ağırlamak konusunda yardım ediyorlar. Çok sakin, efendi, saygılı ve saygın bir aile. Bizi en çok şaşırttıkları husus ise, tüm aile fertlerinin konaklamaya gelen misafirleri ile ilk günden merhaba deyip tanıştıktan sonra, çocuklarınıza kadar hiç yanlış yapmadan, unutmaksızın isminizle hitap ediyor olmaları.
Otelimizde öğlen ve akşam yemek çıkmıyor, neden diye sorduğumuzda, o bizim boyumuzu aşar, yemek daha ustalık isteyen bir iş, başaramazsak üzülürüz diyorlar. Gereksiz bir hırs ve açgözlülüğe kapılmamışlar. Herşeye rağmen sabah kahvaltıları çok başarılı. Az ama öz, abartı yok, çok çeşit olsun, kaliteyi boşver dememişler, çay sürekli demleme ve taze. Kahvaltıda asla klasik pansiyon usulü kutu peynir, kutu reçel sistemi yok. Reçelleri köydeki bir bayandan alıyorlarmış, her gün beyaz peynir’in yanısıra değişik bir çeşit peynir de sunuyorlar. ( bir gün tulum, birgün dilpeyniri, birgün kaşar vs şeklinde) Ayrıca bir sabah sigara böreği, diğer sabah yumurtalı ekmek kızartılarak dönüşümlü olarak ikram ediliyor. Kaldığımız 4 gün boyunca her sabah kahvaltıdan memnun kalktık, özenle demlenen çay bile herşeye değer dedirtiyor.
Ahmet sayesinde akşamları otelin bahçesinde yanında götürdüğü projeksiyon makinesi marifeti ile çardak direklerine gerdiğimiz beyaz çarşaftan sinema perdesi yapıp açık havada film seyrettik. Bu arada çekirdek çitlemeyi de ihmal etmedik.
Çıralı’da deniz süper, Türkiye’nin en güzel denizlerinden, rengine inanamıyor insan,TURKUAZ denizzzz.Biz Temmuz’un ilk haftası gittiğimizden maalesef denizin suyu ısınmıştı. Benim için ilk problem buydu, her zaman soğuk denizi tercih ederim. İkinci eksiklik ise sahilde denize atlamak için bir iskele, sal, duba vs. olmayışı. Ama bunların yanısıra sahildeki cafe ya da restoranların hiçbirinde müzik çalınmaması da Çıralı’ nın en büyük artılarından.

Kaldığımız 4 gün boyunca sabah kahvaltısı ve deniz sefasından sonra hergün bir faaliyet içindeydik. Bir gün öğleden sonra Olimpos antik kentini gezmek üzere sahilden Olimpos’a doğru yürüdük, antik kent muhteşem, ancak hiç bakım yok, özellikle mi diye düşündük, o kadar ki Olimpos antik kentini gezebilmek için ağaç dalları ve çalılıklar arasında kendine yol açarak ilerleyebiliyor insan. Antik kente yol yok ama girişteki tabelalar ve kentin haritasından faydalanabiliyorsunuz. Tabela ve okları takip ederek yolunuzu bulabilirsiniz. Tırmanarak tepeye kadar çıktığınızda ise çalılıkları yararak vazgeçmeden devam ettiğinize aşağıdaki manzarayı görünce şükrediyorsunuz. İşte türkiye’ nin en güzel sahili olarak tanımlanan Çıralı.. Bu güzel koy ve denizden gözlerimi alamazken, dönüp Olimpos antik kenti kalıntılarına tekrar bakıyorum, bir de tepesindeki sis tabakası ile daha da muhteşem görünen Tanrıların dağı denen Olimpos’ a ( şimdiki adıyla Tahtalı dağına ) bakıyorum ve kesinlikle Tanrıların buralarda yaşamış olduğuna kanaat getiriyorum…
Antik şehre ilerleyen patika yol üzerinde kaynak sularının oluşturduğu buzzzzz gibi küçük havuzlar var, soğuk kaynak suyuna girebilenler girip çıkıyor, zaten 1 dakikadan fazla o suda kalabilmek mümkün değil, sanırım ben 10 kez girip çıktım, oğlum da bana çekmiş, annesi giriyorsa illa o da girecek, hiç engel olmuyorum, arkadaşlarımızın hasta olur diye beni uyarmasına aldırmıyorum, çünkü benim oğlum küçüklüğünden beri annesine uyup buz gibi kaynak sularına girmeye, Kasım ayı Assos’ ta , Ekim ayı Saroz’da denize, Mayıs ayında yayla turlarında eriyen kar sularına ayaklarını sokmaya alışık.
Öğlen yemeği için ise Toros dağlarından eriyip gelen kar sularının oluşturduğu küçük şelaleler üzerine kurulmuş olan restorantların olduğu, dev çınar ağaçları ile örtülü, içine girdiğinizde dışarıyla hiç ilgisi olmayan Ulupınar Şelale restorant’a gittik.
Ben direkt küçük kanallardan akan suların içine ayaklarımı sokmuş oynuyorum , yemek süper (tandır, lavaş ve salata süper, birde acılı ezmenin tadı hala damağımda) yemek bittiğinde uzaktan gözüme kestirdiğim kayaların arasında oluşmuş, üzerine küçük bir şelale dökülen havuza kendimi attım, su buz, ama süper. Aslında Çıralı tatili ben ve Batur için genellikle kaynak sularına girip çıkmakla geçti. Şelale restoranta son gün öğlen yemeği için daha hazırlıklı gittik, bu sefer yine mayolarımız içimizdeydi ama geçen sefer havlusuzken bu sefer yemeğe resmen omuzumuzda havlularla gittik.Alınganlık yapmadıysam! sanırım garsonlar kaynağın delisi geldi diye bıyık altından gülümseyerek suya girişimizi izliyorlardı. Garsonların şaşkın bakışlarına rağmen biz çok eğlendik, bugün olsa yine girerim.
Bu sefer ”yine düştük yollara” diye diye akşam üzeri Çıralı yanartaşlarını görmeye gidiyoruz.
Ellerimizde fenerler, alaca karanlıkta yukarı doğru 1-1,5 km patika bir yol çıkıyoruz. Dönüşte hava kararmış, önümüzü fenerler olmasa görmeyecek durumdayız. İlginç bir yer, özellikle çocuklar çok etkilendi.
Yanmayan kısımlara, yanan yerlerden ellerindeki çalıları yakıp ateş taşıyorlar ve sönmüş alevleri de canlandırıyorlar. Çok mutlular, hatta havaya girdiler taştan ateş çıkartıyoruz diye.Büyüklerde etkilenmiyor değil tabii, özellikle ben, sanki gerçekten ateş Tanrısı hala orada ve sistem onun gücüyle devamlılığını sürdürüyor gibi bir his kapladı içimi. Birde yüksekteyiz ya, arada vuuvvv diye esen rüzgar, hava da kararmış…Ehhh etkilenmemek ne mümkün.
Bu sabah da yine yollara düşeceğiz, ama bu sefer deniz yollarına, çünkü bugün bir tekne kiraladık ve çevre koylarda günübirlik mavi tur yapacağız. Ceneviz koyuna doğru yola çıktık, ilk durak küçük bir koydaki küçük bir mağara. Mağaranın içine yüzdük, dibine daldık, içinde oluşan koridor ve dehlizlerden su altından geçtik, çok eğlendik, hele Ahmet’in su altından sessizce dalıp mağaradaki hafif tırsarak yüzenlerin arkasından çıktığı sahnelerde…Gruptaki bazıları da her nekadar uyum gösterip mağara içine girip yüzdülerse de korkmadılar değil hani..!!! Bari şimdi itiraf edin arkadaşlar, tırstınız.

Son gün Lykia yolunun bir kısmınından geçebilmek ve dağ tarafında kaynak sularının üzerinde inşa edilmiş, içinde birkaç su kaydırağı bulunduran ve kayarak direkt kaynak suyu ile dolu havuzlara düştüğünüz ayrıca içinde bir alabalık tesisi olan restoran tarzı bir yere gittik.Haritadan takip ediyorum, şu anda geçtiğimiz yol tarihi Lykia yolu.Buralarıda talan etmişler, ara ara yolda yazlıklar,yayla evi mantığı ile yapılmış lüks villa siteleri.Siz bari Toroslarda yapmasaydınız diyoruz !! üzülerek. Alabalık çiftliğine vardık, tek hayalimiz soğuk kaynak sularına kayarak düşmek, ama vardığımızda bizim yerimize hayallerimiz suya düşüyor.Çünkü havuzun suyunu temizlemek için boşaltmışlar, nasıl yani diyoruz. Yıkıldık, sarsıldık, yılmayıp geri dönüyoruz, madem öyle Şelale restorant’ın delileri geldi muhabeti ile dönüp kaynak suyuna girebilmek için yine Şelale restorana yemeğe gidiyoruz…
Akşam yemeklerinde hergün Çıralıdaki başka bir restorantı deniyoruz, çok kötü değiller, ama maalesef süper de değiller. Birgün pide yediysek diğer gün ev yemekleri yapan yerde yedik vs..Öğlen yemeklerinde gezinti amaçlı bir yerlerde değilsek Orange Otel’in sahildeki cafesinde yemek yedik, tüm zeytinyağlılar, pide-pizza, ev yemek çeşitleri mevcut ve lezzetli, ama çok fahiş fiyatla satılıyor, özellikle su ve diğer içecekler çok pahallı.
Dört gün geçirdiğimiz Çıralı’dan ayrılıyoruz, buradan Kaş Kalkan Fethiye yolunu takip ederek Datça’ya gideceğiz. Datça kısmını size daha sonra anlatacağım.Görüşmek üzere….
NETİCE
-”Çıralıyı görmeden ölme” demişlerdir mutlaka ,
-Çıralı’ da yaz tatili için gidecekseniz en geç Haziran ayında gidin sonra çok sıcak oluyor,
-Çevre geziler de yapacaksanız en az 3-4 gün konaklamanız gerekir,
-Çıralı’ nın denizinde mutlaka yüzün,
-Çıralı Yanartaş’ ın olduğu bölgeye akşam saatlerinde gidin,
-Olimpos antik şehrini gezin,
-Uygunsa tekne kiralayıp, Ceneviz koyuna doğru küçük bir mavi tur yapın,
-Biz daha önce gittiğimiz ve bu sefer tekrar gitmediğimiz için burada yazmadığım Phaseliss antik şehrine de mutlaka gidin,
-Ayrıca, ömrünüzde bir kez, çok üşüseniz de dayanın, ama mutlaka bir buzzz gibi kaynak suyuna girin, en azından ayaklarınızı suya sokun. Ben her girişte ömrümün bir miktar uzadığı inancındayım.Umarım öyledir. Ama sistit olursanız da bana okuyup üflemeyin.