Yıl 1992 , bu defa Orta Avrupa seyahati yapacağız. 3 hafta iznimiz var. Sırasıyla İsviçre, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ ı gezmeyi planladık. Özellikle İsviçre’ yi çok merak ediyorum. Bu arada Almanya’ ya kısa bir giriş çıkış yapıp, Münih’ i de göreceğiz.
Bu gezimizi de arabayla yaptık. İpsala’ dan çıkıp, Yunanistan’ın batı sahilindeki İgomenissa üzerinden gemi ile Birindisi-İtalya’ ya geçtik.
İtalya’nın kuzeyine kadar çıkıp İtalya’ dan St.Bernardo Tüneli üzerinden İsviçre’ ye geçip, oradan Liechtenstein, Liechtenstein’ dan Münih, oradan Avusturya, Avusturya’ dan Çek Cumhuriyeti ( Prag ), sonra Slovakya ve Macaristan (Budapeşte), oradan tekrar Avusturya üzerinden Venedik ve Birindissi/İtalya’ dan yine vapur aracılığıyla İgomenissa/Yunanistan ve kara yolu ile İpsala’ dan Türkiye ‘ye giriş ve İstanbul’ a dönüş.

Seyahatimizin 2 günü gidiş, 2 günü dönüş toplam 4 günümüzü yolda geçirmiş olduk. Bu geziyi uçakla İsviçre’ ye gidip oradan araba kiralayarak ya da tren yolu ile de yapabilirdik, ama bu defa da Yunanistan’ın batısını ve İgomenissa-Brindisi arasında Adriyatik’ te gemi yolculuğu yapmamış, İtalya’ nın doğu kıyılarını görememiş, en önemlisi de İtalya’ dan Great St. Bernardo Pass ( büyük tünel ) üzerinden İsviçre’ ye geçişi görememiş olacaktık. Özellikle İtalya’ dan İsviçre’ ye St.Bernardo tüneli üzerinden geçişi görmeyi herkese tavsiye ederim. Muhteşem…
Evet 1992′ nin Mayıs ayında bir cumartesi sabahı erken saatlerde, güneş henüz doğmamışken yine düştük yollara ve İpsala’ dan çıkış yapıp, Yunanistan’ ın kuzeyinden Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala üzerinden Adriyatik tarafındaki İgomenissa’ ya akşam geç saatte ulaştık, pazar sabah saatindeki gemiye biletimiz vardı, İgomenissa’ dan İtalya’ nın güney doğusundaki Brindisi’ ye ulaştık. Birindisi’ de gemiden indik ve önceden görmediğimiz İtalya’ nın Alberobello ve Siena şehirlerini gezip, Roma’ ya bir kez daha uğrayıp, daha sonra İtalya’ nın kuzeyine kadar çıktık, Milano’ dan geçip, en kuzey-batı’ da Alplerin 2469 mt yüksekliğindeki 5,8 km uzunluğundaki ünlü Great St Bernardo Tuneli aracılığıyla Alpleri aştık ve İsviçre’ ye geçtik.
St.Bernardo’ya yaklaştıkça Alplerin bu kısmını uzaktan gördüğümüzde, ilk dikkatimizi çeken şey, ara ara dağ kenarlarında bir çizgi halinde döne döne dağı sarmalayan bir yapılaşma olduğuydu. Çok aşağıda olduğumuzdan anlayamadık, yaklaştıkça dağın kenarında sütunlar var gibiydi, sonra yukarıya doğru çıktığımızda anladık ki dağın kenarından “C” şeklinde bir girinti yaparak yol açmışlar ve bu yolu alt ve üstten sütunlar ile tutturmuşlar, aşağıdan anlayamadığımız çizgi şeklinde görünen şey, dağın kenarına girinti şeklinde açtıkları yolu tutan sütunlarmış, sütunların kesildiği yerlerde ise yol dağın içinde tünellerle devam ediyor. İnanılmaz bir yol, ayrıca yolun bir yerinde, tünel içinde İsviçre sınırı gümrük giriş kapısı var.Biz tünel içinde arabadan inemediğimizden maalesef fotoğraf çekememiştik bu sebeple aşağıdaki resim bize ait değil, internet aracılığıyla bulunmuştur.

Dağı indiğinizde İsviçre girişinde ilk köy St Bernardo köyü ve köyün girişinde sizi kocaman, dünyalar güzeli St.Bernard cinsi 2 köpek karşılıyor. St.Bernard’lar için neredeyse normal bir ev büyüklüğünde, kocamanda bir klübe yapmışlar, İsviçre’ nin simgelerinden olduğu ve köyün ismini taşıdığından ülke girişine bu güzel köpeği koymuşlar. Ben zaten St.Bernard cinsi köpekleri çok severim, hemen Ahmet’ e fotografımı çekermisin bu güzel St.Bernard’ la dedim, o da bana; burası İsviçre nasılsa her yerde bir sürü St.Bernard görürsün, başka sefer çekeriz dedi. Biz İsviçre’ de dolaştığımız süre boyunca bir daha hiç St.Bernard göremedik.!!!
İşte, çocukluğumun en güzel dizisi Heidi’ nin ülkesindeyim (halen aynı zevki alarak izleyebiliyorum Heidi, büyükbabası, St. Bernard köpekleri ve arkadaşı Peter’ in maceralarını ) Heidi’ nin tahta kupadan kana kana süt içişi, büyükbabasının evde yapılmış ekmeği bıçağıyla kendine doğru kesişi, ateşe tutarak erittiği peyniri kocaman ekmek dilimleri üzerine yerleştirmesi, Heidi’ nin o küçücük ama sevimli İsviçre dağ evi klübesinin üst katındaki çatı arasında samanlardan oluşan yatağının yanındaki küçük yuvarlak camdan tüm dağları, gökyüzünü, yıldızları seyretmesini…Bunların hiçbiri gözümün önünden gitmez.
Özetle Alp’ lerle içiçe, güzelliklerle bezeli, manzaradan ibaret, cennet gibi bir ülke olan İsviçredeyiz. Çok güzel yerler, yeşil olmayan tek yer yok, asfaltın bittiği yerde hemen yeşilik başlıyor, tüm camlardan salkım salkım sardunyalar akıyor sanki, her ev birbirinden bakımlı, sadece masallarda var olduğunu düşünebileceğimiz masalımsı evler. Sanki camlarında çiçek olmayan evlere ceza kesiyorlar. Çiçeklerde öyle böyle değil yani, hepsi doğaya uyum gösterip coşmuşlar.

İsviçre doğal görsellik anlamında muhteşem bir ülke. İsviçre gezimizle ilgili en büyük keşkemiz, arabayla gitmeseydik olmuştur. İsviçre’ de asıl yapılması gereken orada bir VAN kiralamak ve İsviçre’ nin mutheşem campinglerinde konaklamaktır. Ama bizim gezi planımızda diğer ülkeler de olduğundan bunu yapamadık.
O zaman gerçekleştiremediğimiz karavanla İsviçre tatili hayalimizi, van kiralayıp, campinglerinde konaklamak suretiyle tekrar İsviçreye giderek en kısa zamanda (belkide bu bahar) yapmayı hedefliyoruz.
Önce Montreux ( Montrö), Lausanne( Lozan) ve Geneve’e( Cenevre) gittik. Bu üç şehir meşhur Lake Leman ( Leman Gölü) çevresinde kurulu. Yıllardır bildiğimiz, ülkemizi derinden etkileyen anlaşmaların yapıldığı bu şehirleri böylece yakından görmüş olduk.

Montreux Türkiye’ de Boğazları kapsayan anlaşmasıyla bilinir, ama tüm dünyada 1967 yılından beri her yıl Temmuz ayında yapılan ünlü “Montreux Caz Festivali” ile tanınır. Biz Mayıs ayında gittiğimizden denk gelemedik ama oradayken aldığım ve halen sakladığım broşürlerde en yoğun kampanya caz festivali ile ilgiliydi. Temmuz ayında festival boyunca sahne ve konser salonları yanısıra sokaklarda da ücretsiz açıkhava caz gösterileri düzenleniyormuş. Montreux’ da ilk dikkati çeken göl kenarındaki muhteşem görünüşlü bir şato, 13.yy da yapılmış olan “Chateau de Chillon” Leman Gölü kıyısındaki görülecek önemli yerlerden. Roman ve şiirlerde adı geçtiğinden, bu sayede de meşhur olmuş bir şato. Şatoyu geziyoruz, odalardan odalara, salonlara geçiyoruz, şimdi hatırladığım şatodaki en beğendiğim yerin bir salonundaki ahşap tavanlarıydı.

İsviçre’ de Leman gölü (Cenevre gölü) kıyısındaki Montreaux’yu gezdikten sonra yine Leman gölü kıyısındaki Lausanne’ a geçtik. Lausanne’ da bizim tarihimizde antlaşma sahnesi ile yeri olan bir şehir, göl kenarında, manzara ve görsellik zengini, sakin, huzur dolu bir yer. Gölün kıyısında parklar, tahta iskeleler, banklar. Gölün kenarında oturduğunuzda karşı kıyıya bakıyorsunuz, gölün karşı kıyısı Fransa. Lausanne şehri Fransa manzarasına karşı kurulmuş. Kısacası hem Montreaux, hem Lausanne göl kenarına kurulmuş, sakin ve güzel iki şehir.

Lausanne’ da 1 gece konaklayıp, sabah yola çıktık ve Geneve’ e geçtik, burası diğerlerine göre İsviçre’nin zenginliğini, lüksünü, her zaman söylendiği üzere para ve finans merkezi olduğunu açıkça belli eden, modern, hareketli ve daha kalabalık bir şehir. Yine şehir göl manzarasına hakim, ulaşım gölde gemilerle sağlanıyor. Şık dükkanları, saatleri, bankaları ile Cenevre…..

Cenevre’ de 1 gece konakladıktan sonra sabah kahvaltısının ardından yola çıktık ve İsviçre’ nin buz mavisi gölleri, camları sardunyalarla bezeli evleri, “chalet”leri (şaleleri), dorukları karla kaplı dağlarını, sivri kuleli kilise ya da şatolarını izleyerek köylerin arasından geçtik.

Yine Lausanne ve Montreaux üzerinden geçip, önce meşhur gravyer peynirlerinin üretim yeri olan adını ürettiği peynir cinsine de veren “Gruyeres” köyünden geçtik. Burası da yerleşimin çok eski olduğu köylerden, içinde 13.yy dan kalan bir şato var. Meşhur peynirli fondü’ nün yeri burası işte. Şimdi biraz daha orta İsviçre’ ye doğru ilerliyoruz ve muhteşem güzellikteki İnterlaken’ e varıyoruz.
**İsviçre turumuza sabırsızlıkla beklediğim İnterlaken ve Jungfrau ile devam ettik, kamp tatili de yapmaya fırsat bulduğumuz ve göl kenarlarında ya da dağların eteklerindeki tertemiz güzel campinglerde kaldığımız, süper rotalara götüren trenlere bindiğimiz İnterlaken çok özel bir bölge ve ben bu sebeple İnterlaken’ i ayrı bir başlık altında anlatmak istiyorum.
İnterlaken’ i daha sonra anlatacağım için şimdi İnterlaken’ den yolumuza devam ederek, yıllarca ismini futbol takımından duyduğumuz Neuchatel gölü ( bir İsviçre kantonu) kenarında kurulu Neuchatel’ e uğruyoruz. Merak etmiştik ama burası sıradan bir şehir ( güzel ama diğerlerini görünce fazla etkilemiyor), bu sebeple hakkında çok söylenecek bir şey kalmamış hafızamda.
Buradan İsviçre’ nin başkenti Bern’ e geçtik. Bern tarihi, kültürü, ortaçağdan kalma binaları ve İsviçre’ ye özgü Alp’ ler manzarası ile güzel ve saygın bir şehir. Sokaklarında fayton ile gezilebilen, sakin ve tertemiz, çok eski bir yerleşim tarihine sahip. Bern Aar nehri etrafında yerleşmiş ve nehir tarafından sarmalanmış, bir yarımada üzerine kurulmuş. Bir gece de Bern’ de konaklıyoruz. Parlemento binası önündeki İsviçre’ nin 26 kantonunu simgeleyen 26 adet fıskiye ile yapılan su oyunları çok eğlenceli. Ayrıca 1530 yılında yapılmış olan “Zytglogge” (çanlı saat kulesi), Bern’in en önemli tarihi değerlerinden. Zaten saat denince akla İsviçre geliyor ama ilginçtir ki Zytglogge saati, astronomik takvimi sayesinde saat görevini halen hatasız sürdürüyor.

Bern’ de gezerken aldığım broşürlerden öğrendim ki ünlü bilim adamı Albert Einstein da Bern’ de yaşamış ve evi şu anda bir müzeye dönüştürülmüş. Biz o günkü programımızda saatini kaçırdığımızdan Einstein’ın evini gezemedik. Ama broşürden okuduğum kadarıyla Einstein İsviçre vatandaşı olduktan sonra Bern’ de yaşamış ve izafiyet teorisini de Bern’ deyken duyurmuş. Evet Bern ile anlatacaklarım bunlardan ibaret. Kısacası dik çatılı ortaçağdan kalma güzel evleri, sakince akan Aar nehri üzerine kurulmuş tarihi yarımadası ve şıklığı ile güzel ve özel bir şehir Bern.
Ertesi sabah Bern’ den ayrılıp Basel’ e geçiyoruz, ancak Basel girişi ve içi itibariyle tam bir sanayi şehri havasında, burada sadece bir şehir turu atıp hemen terkediyoruz Basel’ i ve Zürih gölü çevresinde kurulmuş ve adını gölden almış Zürih şehrine gidiyoruz. Yine göl kenarına kurulmuş, sıra sıra güzel köprüler, saat kuleleri, dik çatılı güzel evleri ile oturmuş sakin bir şehir. Zürih sakin, küçük ( Zürih olmasına rağmen), tarihini korumuş bir şehir olarak karşılıyor bizi. Merkezdeki caddeler lüks, şık marka dükkanlarıyla dolu, Cenevre gibi tam bir finans merkezi olduğunu gösterir bir çok banka şubesi var, caddelerde iş adamları, iş kadınları ellerinde cep telefonları koşuşturuyorlar. Henüz ülkemizde ve biz de cep telefonu olmadığından o dönem Cenevre ve Zürih’ teki insanların ellerindeki telefonlarına şaşkınlıkla bakıp, daha önce sadece duyduğumuz ama henüz tanışma ve konuşma şerefine ulaşamadığımız cep telefonlarını sokaklarda insanların elinde ilk defa İsviçre’ de görmüş olduk. Yanlış hatırlamıyorsam ilk defa 1993 yılı sonunda cep telefonum olmuştu.
Zürih’ den sonra yine güzellikler şehri Luzern’ e gittik, meşhur tahta Kilise köprüsü (1993 yılında yandı ve tekrar onarıldı ), inanımaz temizlikte olduğundan suyun dibi görünen Luzern gölünde yüzen kuğuları ve evlerin camlarından çiçekler akan bu güzel şehirde İsviçre’ nin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden. Luzern gölü dediğimiz göle 4 kantonun ortasında olduğundan İsviçreliler dört kanton gölü de diyorlar. Luzern çevresi Rigi dağları ile çevrilmiş, bu da göle ve Luzern şehrine daha bir güzellik veriyor.
Sanırım nerede yaşamak isterdiniz dediklerinde, olağanüstü güzel dağların eteklerinde göllerle birleştiği muhteşem doğal güzellikleri barındıran, görsellik dolu ve tertemiz, ayrıca genel olarak insana gösterilen saygı anlamında yaşanacak yerlerin başında cevabım İsviçre olur. İşte Lausanne, Montreux, Cenevre ve Bern, Zürih ve Luzern hepsi görülmeye değer bakmaya doyamayacağınız tablo kıvamında görsel zenginlik dolu yerler. Ayrıca İsviçre köylerinden, şelalelerden, sizi Alplerin tepelerine götürecek tren ya da funiküler sistemlerden daha hiç bahsetmedim, köyler zaten Heidi’ nin bölgesi, dokunulmazlıkları var.
NETİCE ;
-Eğer tarih turu yapmak düşüncesindeyseniz İsviçre doğru seçenek değil, ama doğa ve kamp turizmi yapmak ve doğayı hissederek dingin bir tatil istiyorsanız Avrupa’ daki en uygun seçenek İsviçre derim,
-Buradan uçak ile gidip, İsviçre’ de van kiralayıp, kampinglerde konaklamak en güzeli,
-İsviçre Avrupa’ daki en görsel doğaya sahip, kışlık cennet burası galiba dedirten bir ülke,
-Ülke’ ye girdiğiniz anda Heidi tamamen gerçek oluyor, benim kadar Heidi çizgi filminin düşkünümüydünüz bilemem ama, ben Heidi’ yi seyredip hayale dalan bir kuşakta büyüdüğümden İsviçre Alp’ lerinin köylerinde gezerken gözlerim çevrede Heidi ve Peter’ i aradı inanın, ayrıca Heidi’ nin Ap’ leri çınlatan şarkısını mırıldanarak, insanın içinden kollarını açıp koşmak ve çimenlere kendini atmak isteğiyle doluyor,
-İsviçre, Alp’ leriyle, dağ köyleriyle, ünlü gölleri ve güzel şehirleriyle bir bütün halinde gezilmesi gereken bir ülke,
-Mutlaka özel trenler ile dağlarda yapılan gezi turlarından yararlanın, Alp’leri, köyleri, ilginç teleferik çıkışlarını deneyin,
-Direkt İsviçre’ ye gidecek ve sadece İsviçre’yi gezecekseniz 1 hafta süre ( 8-9 gün) rahatlıkla yetecektir,
-Çikolata ve peynir çeşitlerini deneyin dememe gerek varmıydı bilmiyorum ama ben yine de yazayım,
-Leman gölü kıyısına 2 gün, Bern, Luzern ve Zürih’ e de 1′ er gün ayırıp, diğer günlerinizde İnterlaken’ de göl kenarında ve Alp’ lere tırmanış özel ring seferler yapan tren yolculuklarında geçirebilirsiniz.
-Maalesef resimlerimiz slaytdan tarama olduğundan bazıları gerçek renkleri ve güzellikleri yansıtamıyor.
