YİNE DÜŞTÜK YOLLARA
TATİL ve TURİZM HAKKINDA HERŞEY…
Archive for YURTİÇİ
Mayıs 30, 2008 at 23:15 · Filed under YURTİÇİ
Daha önce Çanakkale ve çevresine bir çok kez gezi yapmıştık. Farklı zamanlarda deniz sefası için Saroz kıyılarına, kamp yapmak için yine Saroz’ a bakan kıyılardaki Büyükkemikli’ ye, transit geçişlerde hiç üşenmeden birkaç kez sadece çay içmek için Seddülbahir’e, Truva bölgesine, Bozcada ve Gökçeada’ya(18 yıl önce) vs. vs. gitmiştik.

Yanısıra Behramkale, Kadırga koyu, Ayvalık/Cunda taraflarına yaptığımız tatiller için gidiş dönüşte özellikle İstanbul-Çanakkale güzergahını kullanırız. Çünkü bu yol üzerinden Ege tarafına inmek ve İstanbul’a geri dönmek bizim için büyük bir zevktir. Yol üzerindeki mevye-sebzecilerden alışveriş yapmak, özellikle Ağustos sonu Çanakkale domatesi almak vazgeçilmezlerimizdendir. Bu sebeple bu kadar sık kullandığımız Çanakkale/İstanbul yolu sayesinde, Çanakkale ve çevresi hakkında hatırı sayılır bir bilgimiz vardır.
Bu seferki Çanakkale seyahatimizin sebebi ise Gelibolu Yarımadası Milli Parkı gezisi, kısacası amaç tarihi bir gezi yapıp , şehitliklerimizi ziyaret etmek, çocuklarımıza bu bölgeyi tanıtmaktı.

2007 yılı Ocak ayının güneşli bir cumartesi sabahı Edirne’ ye gitmek ve ciğer yemek sebebiyle Naz-Nazlı-Murat çekirdek ailesinin de katılımı ile “yine düştük yollara”. Ama bu sefer günübirlik değil de, 1 gece konaklamalı birşeyler mi yapsak diye düşünürken bir taraftan nefis Edirne ciğerimizi yedik ve yerken de kafamızı çalıştırıp, hadi buradan da Çanakkale’ ye devam edelim dedik. İşte bu vesileyle çocuklarımıza da şehitlikleri ziyaret ettiririz diye oybirliği ile kabul edip çevirdik rotamızı Çanakkale yoluna.
Edirne – Uzunköprü arası yolu kullanarak Keşan üzerinden Çanakkale’ye doğru devam ettik. Uzunköprü de durduk, köprünün üzerinde yürüdük, Uzunköprü-Keşan arası yol boyunca sular altındaki çeltik ( pirinç ) tarlalarını gördük, ara ara çay molası verdik ve akşam saatlerinde nihayet Eceabat’ a ulaştık.
Eceabat’ a vardığımızda hava kararmış ve saat 20:00 olmuştu, başladık otel aramaya, Eceabat zaten çok küçük bir yer, vapur iskelesinin çevresinde birkaç otel var, ama onlardan da çok hoşlanmadık. Eceabat’ dan Kilitbahir yönüne sapınca hemen kıyıda küçük bir otel bulduk, bu otel hepimiz tarafından onaylandı. Çok lüks bir hotel değil, odaları sıradan ama temiz. Hemen yerleşip 10 dakika sonra lobide toplandık ve başladık yine ne yesek muhabbetine.

Otelimizin hemen yan tarafında, deniz kenarında bir restorant var (Maydos Restaurant) ama içinde yemek yiyen kimse yok, mevsim dolayısıyla herhalde dedik ve kapıyı tıkladık, 2 garson arkadaş kapıyı açtılar, içeride gerçekten kimse yok. Önce birbirimize baktık, şans versek mi acaba diye işaretleştik ve saat artık gecenin 21:00′ i olduğundan hadi girip yiyelim dedik. İyiki de demişiz, çok mu açtık bilemiyorum ama kendimize bir restorant kapatmış edası vererek canımızın istediği masaya kurulduk, akşam serinliği olduğundan üşümeyelim diye sobayı yaktılar ve biz belki de ömrümüzde unutamayacağımız tatlardan oluşan bir yemek ziyafeti yaşadık. Her şey mükemmeldi ya da beklentilerimizin kat kat üstünde çıktığından bize öyle geldi. Mezeler, zeytinyağlılar süperdi, arada gelen patates kızartması bile sanırım uzun zamandır yediklerimizin en tatlısıydı !!!! Gerçekten hepimiz bu duygularla ayrıldık MAYDOS Restaurant’dan. Bu arada “Maydos” Eceabat’ ın tarihteki kullanılan ismi. Hala bir yolumuz düşse de gitsek yine orada yemek yesek diye ara ara hayal kuruyoruz.
Neyse sabah erkenden uyandık, Maydos restoranının hemen yanında olan idare eder durumdaki otelimizde, yine idare eder bir sabah kahvaltısı yaptık ve düştük yollara. İlk olarak muhteşem bir kale olan Kilitbahir (Kilid-ül-bahir (denizin kilidi) ) kalesine gittik.

Kilitbahir kalesi 1452 yılında İstanbul’u korumak amacıyla Marmara ve boğazların girişine engel olmak üzere Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış. Kadırga koyunda konakladığımız bir otelin duvarında asılı olan Kilitbahir kalesinin tepeden kuşbakışı çekilmiş bir fotografını görmüştüm. Kale bir mimari harikası, tepeden çekilmiş fotografı görüp, Kilitbahir’ in anlamının da denizin kilidi olduğunu öğrendiğimde bu iki bilgiyi biraraya getirdim. Kale sanki eski zamanın uzun anahtar deliği şeklinde (yonca) yapılmış.

Bu fotograf ntvmsnbc fotogalerisinden alınmıştır.
Bence kilit tasviri yapılmış bu kale tasarlanırken. Çok güzel bir eser. Maalesef çok fazla tanıtılan bir eserimiz değil, benim Türkiye’ de etkilendiğim eserlerdendir. Gelibolu Milli Parkı gezisi yapmasanız da, Kilitbahir kalesini gezmeseniz de, bir gün feribot ile Eceabat’ dan Çanakkale’ ye geçerseniz mutlaka deniz tarafından kaleye dikkatlice bir bakın derim, eminim siz de bu güzel eserden etkileneceksiniz.

Ayrıca Kilitbahir camisi de dünya güzeli küçücük tarihi bir cami, sahilde tam deniz kenarında kurulu şirin bir minaresi var ve süper bir eser. Camilerin küçücük de yapılıp işlevi olabileceğinin göstergesi. Şimdiki gibi evleri doğru düzgün olmayan köylerimizde devasal boyutlarda, sırf kimin camisi daha büyük gösterişi yapan köylerimizdeki camilerden değil bu cami, gördüğünüzde siz de bu sevimli camiyi beğeneceksiniz.
Eceabat’ dan yola çıkıp, Kilitbahir kalesini gezip Seddülbahir yolu üzerinden Çanakkale Şehitlikler Abidesine doğru devam edeceğiz. Yolda ilk olarak tabyalara uğradık, tüm tabyalar restore edilmiş, çevre düzenlemesi yapılmış.

İlk ziyaret ettiğimiz anıt Çamburnu Anıtı. Bu anıt sahilde, anıtın bir yüzünde “Burada Balkan ve Çanakkale harplerinde şehit düşen binlerce kahraman yatıyor”, diğer yüzünde ise “Dur yolcu, bastığın bu topraklar…. şiirinin bir kıtası yazıyor.
Beni en çok Kilitbahir-Seddülbahir arasındaki yüzü olmayan miğferli asker büstlerinden yapılmış mezar taşlı şehitlikler etkiledi, tüylerim diken diken oldu ve kendimi tutamadım, gözlerim doldu, ağlamamak mümkün değil zaten.

Kilitbahir ile Seddülbahir arasındaki adlarını saymakla bitiremeyeceğim tüm şehitlikleri dolaştık.
Öğle saatlerinde Seddülbahir yakınındaki Morto koyunda yapılmış Çanakkale Şehitleri Anıtına ulaştık.

Denizin ve rüzgarın uğultusu ile daha da muhteşem görünen bu anıt ve çevresindeki eserler, heykeller, her il ve ilçeden temsili Mehmet’ ler adına düzenlenen temsili şehitlik, verilen yazılı bilgiler, hepsi birbirinden etkileyici.
İnanılmaz, 253.000 şehit Türk askeri bu yarımadada isimsiz yatıyor….


Buradan Seddülbahir’ de tüm Gelibolu yarımadasının en uç noktasında deniz manzarasına kuşbakışı hakim olan Konak çay bahçesine uğradık.

Burası boğaz giriş-çıkış noktası olduğundan o uçsuz bucaksız deriiiiin sessizliği sadece kılavuz gemilerinin, yaklaşan bir gemiye kılavuzluk yapmak için telaşla yola çıkışları bozuyor.

Manzara süper, sessizlik baş döndürücü, ancak temizlik sıfır. Yine de bu manzarayı görmek lazım, Türkiye’nin başka bir ucu, Gelibolu yarımadasının en uç noktasında boğaza hakim bir yerde. Kendinizi dünyanın bir yerinde, oradan başka bir yer yok ve tek başınızdaymışsınız hissi verebilen bir yer.

Seddülbahir’den Alçıtepe köyüne ve o bölgedeki şehitliklere doğru yola çıktık. Burada Bakkal Salim’ in savaş koleksiyonunun sergilendiği müzeyi de gezdik. Kendisini yıllarca bu topraklardan bulduğu savaşta askerlerin kullandığı kurşun, düğme, tabak, bardak, çatal vs toplamaya adamış. Bulduğu tüm bu eşyayı evinde sergiye açmış. Buradaki en çok dikkatimi çeken Türk askerlerinin düğmesi ile İngiliz askerlerin düğmeleri arasındaki fark, ayrıca mermilerin arasındaki fark. Onların metal ceket düğmeleri ve mermileri halen pırıl pırıl, bizim Türk mermileri ise üzerleri pas içinde, dökülmüş, metali erimiş, aradaki kalite farkı maalesef hemen farkediliyor. Gider ve gezerseniz siz de farkedeceksiniz.


Gelibolu Milli Parkında tüm şehitlikleri gezdik, en son Kabatepe ve Conkbayırını gördük. Conkbayırındaki Atatürk anıtı ve Atatürk’ün şarapnel ile vurulduğu noktayı gördük. Daha sonra meşhur Anzak koyuna ulaştık. Anzak koyunda gezerken henüz ilkokul 4. sınıfta olan çocuklarımız, yeter artık bizim moralimiz bozuldu, o kadar çok şehitlik gördük ki diye ağlamaya başladılar. Gerçekten çok duygulanmış ve etkilenmişlerdi, biz de Anzak koyunda bu turu noktalandırdık. Gerçekten etkilenmemek mümkün değil, farkettik ki sabahtan beri neredeyse fısıldaşarak konuşmuşuz, biz çocuklara hep sessiz olmaları gerektiğini telkin etmişiz.


Şimdi de çocuklarımızın biraz neşelenmesi için Kabatepe limanında önce kumsalda çıplak ayak yürüyüş yapalım dedik, ama her zamanki gibi bu masum teklif ve yürüyüş yavaş yavaş birbirimize su atma şekline, paçaları her bir kaç adımda bir kat daha katlayarak hafiften denize girme moduna getirdik, eh sonunda biraz ıslandık! tabii ama çok da eğlendik.




İşte bu defa anlamlı, duygu yüklü ama yine çok mutlu geçirdiğimiz bir haftasonu gezimizin sonu geldi ve pazar günü Anzak koyunda güneşi yavaş yavaş batırırken ıslanan üstümüzü değiştirip, kurulanarak dönüş yoluna geçtik. Çocuklarımız yaptıkları gezinin mutluluğu ile hafiften uyku moduna geçtiler.

NETİCE ;
-Klasik bir cümle ama “yaşayan her Türk bir gün mutlaka Gelibolu Milli Parkını görmeli”,
-Ancak eğer şehitlikleri hak ettikleri sessizlik ve saygı içinde gezmeyi tercih ediyorsanız bu ziyareti 18 mart-25 nisan tarih aralığına denk getirmemenizi tavsiye ederim. Özellikle 25 Nisan Anzac günü olarak kutlanıyor. Bir sürü YeniZelandalı ve Avusturalyalı genç gelip dedelerinin ( neden gelmişler diye sorgulamaksızın ve İngilizlere maşa olmalarından hiç utanmaksızın ) mezarlarını ziyaret ediyor,
- Ayrıca çok sıcak havada da gezilebilecek yerler değil buralar, güneş tepenizdeyken sıcaktan çok fazla bunalabilirsiniz. Yağışsız bir Eylül sonu, Ekim-Kasım ayı hafta sonu ideal olur, biz yukarıda okuduğunuz geziyi ocak ayında yaptık, resimlerden de gördüğünüz üzere hava süperdi ,
-Kilitbahir kalesinin mimarisine dikkat ederek gezin ve tepeden çekilmiş bir resmini mutlaka görün, ayrıca şirin Kilitbahir camisine de dikkat etmeyi unutmayın lütfen,
-Seddülbahir de ki kahveye “temizliği ve çayının kalitesi hakkında olumlu görüş vermesem de” mutlaka uğrayıp, sessizliği dinleyin, aşağıdaki denize set olmuş Seddülbahir kalesini tepeden görün ve çay içemeseniz de bir süre Gelibolu yarımadasının bu en uç noktasında dinlenin ( belki bizim uyarımızdan sonra bu yıl çay ve temizlik konularına daha fazla dikkat etmeye başlamışlardır) ,
- Siz de Maydos restorant da yemek yemeyi deneyin,
- Anzak koyundaki uçsuz bucaksız gibi görünen sahilde o günleri hayal etmeye çalışın. Ne kadar kıymetli bir ülkeye ve topraklara sahibiz ki, onca insan onca yol alıp, ne cesaret, ne pervasızlıkla ve ne amaçlarla “şimdi uçakla bile neredeyse 2 gün süren bir yolcukla gidilebilen Yeni Zelandalı ve Avusturalyalılar dahil !!!” buralara kadar gelmişler siz de bir düşünün ki hep birlikte bu güzel memleketimizin kıymetini anlayabilelim,
-Seyahatiniz Eylül sonu döneme denk gelmişse dönüşte hangi yöne giderseniz gidin mutlaka yol boyunca sıralanmış tezgahlardan Çanakkale domatesi alın, süperdir pişman olmazsınız. Hatta domatesi bol alın ki, sonra neden daha çok almadık diye hayıflanmayasınız.
Mart 5, 2008 at 02:31 · Filed under YURTİÇİ
Aklımıza geldikçe, özledikçe, haftasonları günübirlik ya da bir gece konaklamalı arkadaşlarımızla ya da ailece İznik turu yapıyoruz. İznik’ i öncelikle çocukluğumdan, ailece gittiğimiz gezilerden hatırlıyorum. Daha sonra Oylat turu ya da İnegöl turlarımızı yaparken yolumuz üzerinde olduğundan, giderken ya da dönerken içinden geçtiğimizde görmüştüm. Oylat turunu da ayrı bir başlık altında başka bir yazımla anlatacağım.
Ama özellikle ve sadece İznik turu için ilk gidişimiz 12 yıl önce bisiklet grubumuzla yaptığımız geziydi. 1 gece konaklamış ve İznik içi ve yakın köylerinde bisiklet turu yapmıştık.

Bisiklet grubumuzda Naz-Murat çifti, Dilek, Taciser, Şerafettin, Kemal, Arşo, biz yani Ahmet-Selda ikilisi vardı. O gezimizde yaşadıklarımızı halen tekrar tekrar anlatıp yaşarız, güleriz, güzelliklerinin tadı hala damaklarımızdadır.

İznik gezisinin en güzel tarafı Yalakdere yolu üzerinden gitmek ve yol üzerindeki köylerde durmak, sohbet etmek, kahvelerde çay içmektir. İlkbahar, yaz dönemi ise yol kenarındaki tarlalardan taze domates, biber toplayıp sonra bu domates biberler eşliğinde köy kahvelerinde kahvaltı yapmak, sonbahar, kış dönemi ise yol kenarındaki ağaçlardan ayva, hurma ya da elma toplayıp afiyetle yemektir…..
Eveetttt yine bir cumartesi sabahı günübirlik İznik gezimiz için saat 06:00 sularında “yine düştük yollara”. Bu defa yanımızda aile büyükleri var. Eskihisar’ dan arabalı vapura bindik.

Bu arada kendimizi tutuyoruz ve kesinlikle kahvaltı etmiyoruz. Kahvaltımızı güzergahımızdaki köy kahvelerinden birinde yapacağız. Bu mutlaka her seferinde böyle, gezimizin ilk amacı bu; köyde kahvaltı.
Topçular iskelesinde vapurdan inip, Karamürsel tarafına dönüyoruz, Karamürsel’ in içinden sağa dağ tarafına doğru Yalakdere / İznik tabelası yönüne dönüyoruz. İznik tarafına giden en güzel yol budur. Ayrıca İznik için Yalova yolu üzerinden Gemlik’ ten Bursa yönüne giderken, sola İznik yönüne tabelayı takip ederek, ya da yine Topçular’ da arabalı vapurdan indikten sonra, Karamürsel yönüne dönüldüğünde Karamürsel’ e varmadan Altınova içinden de İznik tabelası takip edilerek gidilebiliyor. Biz bu birinci girişten değil, Karamürsel içinden İznik yönüne dönüyoruz.
Biz tüm yolları deneyerek İznik’ e gittik, ama ben hiçbirinden Yalakdere yolunda aldığım tadı alamadım. Topçular iskelesinden Karamürsel yaklaşık 20 km, Karamürsel-Yalakdere arası 17 km, Yalakdere-İznik arası ise 20 km. Kısacası Topçular’da feribottan indikten sonra İznik’ e ulaşmak için 57 km mesafe var. Tekrar söylemekte fayda görüyorum, güzel bir yol izlemek istiyorsanız ( özellikle baharda) İznik’ e Yalakdere üzerinden gitmenizi öneririm.
Karamürsel içinden bir miktar kahvaltılık ve sıcak ekmeklerimizi alıp, dağ yönüne doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yol virajlı, bir süre tırmandıktan sonra körfezi görebileceğiniz bir seyir noktası var, buraya geldiğimizde durup, aşağıyı körfezi seyrediyoruz, eğer hava açıksa körfez haritasını net olarak buradan görüp, çizebilirsiniz. Bir süre durup izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Yavaş yavaş köy yollarında ilerliyoruz. Bu yol üzerindeki ilk güzel köy kahvesi Karaahmetli köyünün tam yolun derin viraj ile döndüğü kıvrıma yerleşmiş olan ve yolun ovaya doğru devamını izleyen kahvesi. Kahvaltımızı burada yapmakla Kızderbent köyünün devasa çınar altındaki kahvesinde yapmak arasında karasız kalıyoruz.

Karaahmetli köy kahvesinde kahvaltı yapıp, sonra Kızderbent köy kahvesinde ise bir çay molası vermeye karar veriyoruz. Afiyetle yol kenarlarından topladığımız domates ve biberler eşliğinde kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra yolumuza devam ediyoruz.

Yalakdere-İznik yolu üzerindeki en güzel, hatta çok iddaalı olabilir ama Türkiye’ deki ( benim gördüklerim arasında) en düzenli ve temiz köylerden biri olduğunu düşündüğüm Kızderbent‘ e ulaşıyoruz. Kızderbent’ in meydanındaki ulu çınar ağacı altındaki köy kahvesinde durup çay içeceğiz ( daha önceki gelişimizde kahvaltımızı burada yapmıştık), çok güzel bir kahve burası. Kızderbent’ in yolları çok düzenli, köy evleri bakımlı, sokaklar tertemiz.

Artık tekrar yola koyulup İznik tarafına ilerleme zamanı geldi, nihayet İznik gölü göründü, tepeden göle doğru baktığımızda zeytin ağaçlarının yoğunluğu, zeytinin o güzel magrur yeşili insanı büyülüyor. Ayrıca zeytinliklerle içiçe geçmiş üzüm bağları da insana zeytin ve üzümün bereketini birlikte hissettiriyor. Yol boyunca bakıyorum bir sıra zeytin, bir sıra meyve ağacı (şeftali) ekilmiş. İznik tarım anlamında zaten çok bereketli bir bölge, tüm yılın % 80′ ine yakın döneminde hasat alınabilen bir verimlilikte. Göl seviyesine indikten sonra hiç ara vermeksizin çevresi meyva ve zeytin ağaçları ile dolu güzel bir yolu izleyerek nihayet İznik’ e varıyoruz.
İznik ilçesinin tarihi çok eskilere İsa’dan önce 316 yıllarına gidiyor, tarihten çok önemli izler taşıyan bir merkez. Tarihteki adı Nikaia. Roma ve Bizanslar döneminde altıgen biçiminde surlarla çevrilmiş, bu surların arasından İznik’ e girişi sağlayan dört ana kapı bulunuyor. Bunların günümüzdeki isimleri İstanbul, Yenişehir, Göl ve Lefke kapıları. Kapıların üstlerinde Roma harfleri ile yazılmış kitabeler ve kabartmalar var. Biz “İstanbul kapısından” girdik İzniğe, önce arabayla bir keşif turu attık, sonra göl kenarında durup arabaları park ettik. İznik sokaklarında gezindik. Küçük bir ilçe aslında İznik.

İznik, İznik gölünün bir ucuna yerleşmiş (doğu yakası), gölün çevrsine çok yayılmamış bir yerleşime sahip.
En önemli eserlerinden Ayasofya Kilisesi 4. yy. da yapılmış, şehrin merkezindeki Kılıçaslan caddesinde. Tarihte hristiyanlığın yayılmasında büyük rol oynaması ve ilk konsül toplantısının İ.S.787 yılında burada yapılmış olması sebebiyle hristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahip. Tabanında Bizans dönemine ait mozaikler ve freskler var. Osmanlının İznik’ i alması ile camiye çevrilmiş, şimdilerde ise müze olarak hizmet veren önemli bir eser. Akşamları güzel bir ışıklandırma ile tanıtılıyor, çevresinde yemek yenecek yerler var, tarihi izlemek süper, etkilenmemek mümkün değil. İznik içinde ilk burayı gezip daha sonrasını yarına bırakma kararı aldık.
Artık biraz dinlenelim diyoruz. Güneş batışını izlemek üzere göl kenarındaki çay bahçesine gidiyoruz. Tam oturduk ki hafif hafif yağmur çiselemeye başladı, göl yağmurla daha da muhteşem.

Göl kenarındaki kumsalda yürüyüş yaptık, hava kararana kadar kumsala gerilmiş voleybol filesi sayesinde plaj voleybolu oynadık.

Akşam oldu, otele dönmemiz lazım, yemek yemek lazım, ancak kimsenin canı yağmur sonrası muhteşem gümüş rengine dönüşen gölün dingin güzelliğinden ayrılmak istemiyor. Akşam saat 21:00′ e kadar aynı çay bahçesinde saatlerce oturduk ve o sırada çay bahçesinde olan herkes gibi bizimde sandalyelerimiz göl yönüne çevrilmiş şekilde sakin sakin sohbet ettik.

Eveettt güzel bir kahvaltı sonrası bu sabah gezimize İznik içinde diğer bir önemli eser olan ve 1387 yılında yapılmış Yeşil Cami ile başlıyoruz. Minaresindeki ve içindeki çini işçiliği mükemmel, adını da bu çinilerden almış. Karşısında ise bir diğer önemli tarihi eser İznik Müzesi yani Nilüfer Hatun imareti. İçinde Bizans, Roma, Osmanlı döneminde kalma eserler sergileniyor.
İznikte yine İS 117 yılında yapılmış olan ve kazı çalışmaları süren bir tarihi tiyatro da var. Atatürk caddesinde yer alan bu tiyatroya Roma tiyatrosu ismi verilmiş.
Ayrıca İznik’e 5 km uzaklıktaki Elbeyli kasabası yakınında İS 4. yüzyıldan kalan bir yeraltı mezarı da ( hypoge) var.
Çini sanatı ile ilgili çok fazla söyleyecek bir şey bulamıyorum. Bilindiği üzere çini deyince ilk akla İznik gelir. 13 yy da Selçuklularla başlayan bu sanat, 15 yy da Osmanlı ile en muhteşem dönemini yaşamış ancak daha sonra unutulmaya yüz tutmuş, günümüzde ise bir dönem maalesef önemini yitiren çini sanatı işçiliği tekrar canlandırılmaya çalışılmaktadır.

Evet bir gezimizi daha bitirdik, İznikteki ikinci günümüzü noktalıyoruz. Dönüş yolumuzu ise gölün kuzey kenarından Yalova yönüne doğru belirliyoruz. Bu yol rahat ve trafiğin çok yoğun olmadığı bir yol. Rahatça Yalova’ ya ulaşıp Yalova Pendik feribotu ile İstanbul’ a dönüyoruz.
NETİCE ;
-Eğer İstanbul’ da yaşıyorsanız bu kadar yakınınızdaki yüzyıllar önce kurulmuş bu önemli tarihi merkezi mutlaka görün,
-İstanbul’ da yaşamıyorsanız da bir şekilde İznik yakınlarından geçerseniz yönünüzü kısa bir süre için de olsa İznik tarafına çevirin, pişman olmayacaksınız,
-İznikteki tarihi eserleri gezin, şehir surlarının etrafında dolaşın ve İznik’ e tarihi şehir kapılarından girip çıkın ,
-Güneş batımında mutlaka göl kenarındaki çay bahçelerinden birinde gün batımını ve gölün aldığı rengi izleyin,
-Ama en önemlisi İstanbul çıkışlılar için yol güzergahını mutlaka Karamürsel-Yalakdere-İznik olarak seçin ve özellikle Kızderbent köy kahvesine uğrayıp o muhteşem çınarın altında soluklanıp, çay-kahve için.
-İlk kez gitmek için bahar aylarını seçerseniz, doğanın bu yol üzerinde nasıl coştuğunu daha güzel farkedeceksiniz. Nasılsa bir kez gittikten sonra, siz de benim gibi gezi ve doğa sevenlerdenseniz arada bir bu yolu özleyip yaz, kış, bahar ayırdetmeden İznik turu yaparsınız.
Kasım 13, 2007 at 00:09 · Filed under YURTİÇİ
Bu yıl yaz tatilimizin bir bölümünü geçireceğimiz Antalya Çıralı’ ya giderken, yol üzerindeki Afyon ve Isparta’ ya da uğradık.
İstanbul’dan yola çıktığımızda cumartesi sabah saat 06:00 civarıydı. Klasik Pamukova sabah kahvaltısı ardından, her zamanki gibi Afyon şehir merkezindeki Afyon İkbal Lokantasında öğlen yemeğimizi yedik. Ancak yol üzerinde fabrika usulü çalışan İkbal Lokantasında değil, mutlaka vakit ayırıp şehir içindeki küçük ama asıl İkbal Lokantasında yemenizi tavsiye ederim. Afyon çarşısı merkezindeki bu tarihi lokanta 1922 yılından beri hizmet veriyor, o zamanlar adı Zümrüt Lokantasıymış, 1934 yılında Atatürk burada yemek yemiş ve çok beğenmiş, adının gelecek vaat eden, bahtı açık anlamına gelen İkbal Lokantası olmasını istemiş, o zamandan beri İkbal Lokantası ismiyle hizmet veriyormuş. İçinde ayrıca Atatürk tarafından hediye edilmiş bir ayna da bulunan İkbal’ de insan ne yemek yiyeceğine bu kadar seçenek arasında zor karar veriyor. Ne yenirse yensin, üzerine mutlaka bir kaymaklı ekmek kadayıfı yemeden İkbal’ den masadan kalkmamak lazım derim.

Afyon şehir merkezine girmeniz Afyon Karahisar Kalesini ve Afyon’ da Osmanlı döneminden kalan eski Türk evlerini, sokaklarını da görmenizi sağlayacak. Evler çok güzel, rengarenk, sokakların herbiri ayrı bir fotograflık. Şehrin merkezine, çarşı içine gittiğinizde kalenin muhteşem görüntüsünden ve şehrin üzerindeki hakimiyetinden, özellikle fotoğrafa meraklıysanız Afyonkarahisar kalesinin şehrin ara sokaklarından da görünen heybetli görüntüsünü alabileceğiniz karelerinden siz de etkileneceksiniz.

Afyon içinde bir şehir turu atıp, kaleyi gezip, eski ama güzel Osmanlı evlerini, daracık sokaklarını gezmeden çıkmadık.

Bu arada Afyon Karahisar kalesinin sokak aralarından görünen manzarasını izlerken arabada müzik olarak ”Karahisar kalesi yıkılır gelir” türküsünü de dinlemeden edemedik.

Karahisar Kalesi yıkılır gelir.
Kakülü boynuna dökülür gelir, dökülür gelir.
Yayladan gel Allı Gelin yayladan.
Kesme ümidini Kadir Mevladan,Kadir Mevladan.
Ver elini karlı dağlar aşalım, bayramlaşalım.
Ben bir koyun olsam, sen de bir kuzu
Meleye meleye getirek yazı, getirek yazı
Saat oldu 15:00, ama ne acelemiz var ki, nasılsa Çıralı’da öğleden sonra olacağız, ha saat 17:00’de ha da saat 20:00 de, ne fark eder, birkaç saat daha geç gideriz, ama bu sayede yol üzerindeki güzel şehirlerimize de uğramış oluyoruz.

Afyon’ dan sonra sırada Isparta var. Bu yıl oğlum Batur performans ödevi olarak Isparta ilimizi hazırladı, bizim de Isparta’ yı daha ayrıntılı tanıma imkanımız bu vesileyle oldu. Isparta, düzenli, ağaçlandırılmış, temiz bir şehir, girişte şehrin simgesi gül heykelleri karşılıyor bizi.(çok kötü heykeller, ancak çok da rahatsız etmiyor ) Üniversite şehri olmasının Isparta’ ya düzen ve modernlik kattığı yadsınamaz.

Isparta dünyada gül yağı üretiminde birinci sırada, bu özel güller dünya üzerinde sadece Isparta ve Bulgaristan’ da yetişiyormuş. Gül yağının parfümde kokuyu tutucu, yapıştırıcı etkisi var. Dünya’nın en ünlü parfüm markaları üreticileri gül yağını Isparta’ dan alıyor. Güller üzerlerine sabah güneşi vurmadan toplanmalıymış vs vs. Daha da ayrıntılı bilgiler var ama hepsini anlatıp sizi sıkmak istemem ( ödev hazırladık ya, çalıştık tabii bunları da)

Bir de Isparta’ nın tarihi bir şehir olma özelliği var, incelendiğinde 1 gün değil bir kaç gün geçirip Isparta’ nın göller bölgesindeki tarihi şehir kalıntılarını görmek, hatta gül mevsiminde gidip, gül bahçelerinde de gezmek için bir zaman yaratmak farz oldu diye düşünüyorum.
Isparta’ dan Antalya’ya Burdur yolu üzerinden değil, direkt Aksu nehri yanından inen yol üzerinden gidiyoruz. Geçtiğimiz yol ağaçlarla çevrili çok güzel ve rahat bir yol, solumuzda kışın kayak merkezi de bulunan Davraz dağı var. Kovada Milli Parkı içinden geçen bu yolun Isparta’ dan Antalya’ ya mesafesi 139 km. Yolun solundan akan Aksu nehri kıyısında durup çay içilebilecek tesisler var.

Artık yolumuz az kaldı, rahatlıkla bir çay da içebiliriz. Isparta-Antalya yolunda Aksu nehri üzerinde kurulu Karacaören barajının yanından geçiyoruz, tabiat burada süper güzel.

Isparta çıkışı Antalya yolu üzerinde, yol kenarında mevsim itibariyle uygun dönemdeyse kiraz satıcıları var.Isparta her ne kadar gül üretimi ile tanınsa da, Türkiye’deki en meşhur ve kaliteli kiraz üretimi Isparta’nın ilçelerinden Yalvaçtadır, aklınızda olsun.

Antalya’ nın Aksu ilçesine yaklaştıkça yol kenarlarındaki seralar artıyor. Antalya’ ya her seferinde Burdur yolu üzerinden inerdik, bu defa bu yoldan gittiğimiz için ve gördüklerimden dolayı çok memnun kaldım. Antalya’ya indikten sonra Kemer yönünde ilerleyip, hava karardığında nihayet Çıralı’ ya ulaşıyoruz.
Güzel bir yolculuktu, denemenizi ve yol üzerindeki ara şehirlerimizin güzelliklerini de bu vesile ile görmenizi tavsiye ederim.
Eylül 27, 2007 at 22:00 · Filed under YURTİÇİ
Bu yıl daha önceden sadece geçerken uğrayıp, konaklamadan ayrıldığımız ve yıllardır gitmek isteyip ancak başka yerleri gezmekten bir türlü fırsat bulamadığımız Çıralı’ ya gideceğiz. Bir hafta süre için çıktığımız ilk yaz tatilimizin 3-4 günlük kısmını Çıralı’ da geçirmek üzere cumartesi sabah erken saatlerde yine düştük yollara. Çıralı’ ya ulaşmak için geçtiğimiz İstanbul / Antalya arası yol güzergahımızı Antalya yolu başlığı altında anlatmıştım. Cumartesi günümüzü Antalya yolu üzerinde uğrayacağımız yerlerde geçirdikten ve tüm gün yol aldıktan sonra, nihayet akşam saatlerinde Çıralı’ da yer ayırtmış olduğumuz Yavuz Motel ‘ e (0242 825 70 21 ) ulaştık. Otelimiz 20 odalı klimalı, temiz bir küçük otel ( pansiyon da diyebiliriz ) , ayrıca denize en yakın mesafedeki otellerden.

Çıralıya gidenler bilir, deniz tarafında önce bir sıra yemek konusunda hizmet veren işletmeler, onların arkasında ise pansiyonlar ve küçük oteller yer almakta. Lüks denebilecek fazla sayıda konaklama tesisi yok, hele 5 yıldızlı şaşalı oteller neyseki hiç yok, butik denebilecek birkaç otel var ama oralar da konaklayanlar da herkesin girdiği aynı sahilden denize giriyor, plaj konusunda özel bir tahsisleri yok, lüks sadece otellerin içinde.

Bizim otelimiz bir aile işletmesi, sahipleri Münevver hanım ve Ahmet bey. Ahmet bey kışları Çıralı’ya yaklaşık 20 km mesafedeki Kumluca’da öğretmenlik yapıyor. Kaldığımız sırada ailenin üniversiteye devam eden biri kız, biri erkek çocukları da sürekli anne ve babalarına misafirleri ağırlamak konusunda yardım ediyorlar. Çok sakin, efendi, saygılı ve saygın bir aile. Bizi en çok şaşırttıkları husus ise, tüm aile fertlerinin konaklamaya gelen misafirleri ile ilk günden merhaba deyip tanıştıktan sonra, çocuklarınıza kadar hiç yanlış yapmadan, unutmaksızın isminizle hitap ediyor olmaları.
Otelimizde öğlen ve akşam yemek çıkmıyor, neden diye sorduğumuzda, o bizim boyumuzu aşar, yemek daha ustalık isteyen bir iş, başaramazsak üzülürüz diyorlar. Gereksiz bir hırs ve açgözlülüğe kapılmamışlar. Herşeye rağmen sabah kahvaltıları çok başarılı. Az ama öz, abartı yok, çok çeşit olsun, kaliteyi boşver dememişler, çay sürekli demleme ve taze. Kahvaltıda asla klasik pansiyon usulü kutu peynir, kutu reçel sistemi yok. Reçelleri köydeki bir bayandan alıyorlarmış, her gün beyaz peynir’in yanısıra değişik bir çeşit peynir de sunuyorlar. ( bir gün tulum, birgün dilpeyniri, birgün kaşar vs şeklinde) Ayrıca bir sabah sigara böreği, diğer sabah yumurtalı ekmek kızartılarak dönüşümlü olarak ikram ediliyor. Kaldığımız 4 gün boyunca her sabah kahvaltıdan memnun kalktık, özenle demlenen çay bile herşeye değer dedirtiyor.
Ahmet sayesinde akşamları otelin bahçesinde yanında götürdüğü projeksiyon makinesi marifeti ile çardak direklerine gerdiğimiz beyaz çarşaftan sinema perdesi yapıp açık havada film seyrettik. Bu arada çekirdek çitlemeyi de ihmal etmedik.
Çıralı’da deniz süper, Türkiye’nin en güzel denizlerinden, rengine inanamıyor insan,TURKUAZ denizzzz.Biz Temmuz’un ilk haftası gittiğimizden maalesef denizin suyu ısınmıştı. Benim için ilk problem buydu, her zaman soğuk denizi tercih ederim. İkinci eksiklik ise sahilde denize atlamak için bir iskele, sal, duba vs. olmayışı. Ama bunların yanısıra sahildeki cafe ya da restoranların hiçbirinde müzik çalınmaması da Çıralı’ nın en büyük artılarından.

Kaldığımız 4 gün boyunca sabah kahvaltısı ve deniz sefasından sonra hergün bir faaliyet içindeydik. Bir gün öğleden sonra Olimpos antik kentini gezmek üzere sahilden Olimpos’a doğru yürüdük, antik kent muhteşem, ancak hiç bakım yok, özellikle mi diye düşündük, o kadar ki Olimpos antik kentini gezebilmek için ağaç dalları ve çalılıklar arasında kendine yol açarak ilerleyebiliyor insan. Antik kente yol yok ama girişteki tabelalar ve kentin haritasından faydalanabiliyorsunuz. Tabela ve okları takip ederek yolunuzu bulabilirsiniz. Tırmanarak tepeye kadar çıktığınızda ise çalılıkları yararak vazgeçmeden devam ettiğinize aşağıdaki manzarayı görünce şükrediyorsunuz. İşte türkiye’ nin en güzel sahili olarak tanımlanan Çıralı.. Bu güzel koy ve denizden gözlerimi alamazken, dönüp Olimpos antik kenti kalıntılarına tekrar bakıyorum, bir de tepesindeki sis tabakası ile daha da muhteşem görünen Tanrıların dağı denen Olimpos’ a ( şimdiki adıyla Tahtalı dağına ) bakıyorum ve kesinlikle Tanrıların buralarda yaşamış olduğuna kanaat getiriyorum…
Antik şehre ilerleyen patika yol üzerinde kaynak sularının oluşturduğu buzzzzz gibi küçük havuzlar var, soğuk kaynak suyuna girebilenler girip çıkıyor, zaten 1 dakikadan fazla o suda kalabilmek mümkün değil, sanırım ben 10 kez girip çıktım, oğlum da bana çekmiş, annesi giriyorsa illa o da girecek, hiç engel olmuyorum, arkadaşlarımızın hasta olur diye beni uyarmasına aldırmıyorum, çünkü benim oğlum küçüklüğünden beri annesine uyup buz gibi kaynak sularına girmeye, Kasım ayı Assos’ ta , Ekim ayı Saroz’da denize, Mayıs ayında yayla turlarında eriyen kar sularına ayaklarını sokmaya alışık.
Öğlen yemeği için ise Toros dağlarından eriyip gelen kar sularının oluşturduğu küçük şelaleler üzerine kurulmuş olan restorantların olduğu, dev çınar ağaçları ile örtülü, içine girdiğinizde dışarıyla hiç ilgisi olmayan Ulupınar Şelale restorant’a gittik.
Ben direkt küçük kanallardan akan suların içine ayaklarımı sokmuş oynuyorum , yemek süper (tandır, lavaş ve salata süper, birde acılı ezmenin tadı hala damağımda) yemek bittiğinde uzaktan gözüme kestirdiğim kayaların arasında oluşmuş, üzerine küçük bir şelale dökülen havuza kendimi attım, su buz, ama süper. Aslında Çıralı tatili ben ve Batur için genellikle kaynak sularına girip çıkmakla geçti. Şelale restoranta son gün öğlen yemeği için daha hazırlıklı gittik, bu sefer yine mayolarımız içimizdeydi ama geçen sefer havlusuzken bu sefer yemeğe resmen omuzumuzda havlularla gittik.Alınganlık yapmadıysam! sanırım garsonlar kaynağın delisi geldi diye bıyık altından gülümseyerek suya girişimizi izliyorlardı. Garsonların şaşkın bakışlarına rağmen biz çok eğlendik, bugün olsa yine girerim.
Bu sefer ”yine düştük yollara” diye diye akşam üzeri Çıralı yanartaşlarını görmeye gidiyoruz.
Ellerimizde fenerler, alaca karanlıkta yukarı doğru 1-1,5 km patika bir yol çıkıyoruz. Dönüşte hava kararmış, önümüzü fenerler olmasa görmeyecek durumdayız. İlginç bir yer, özellikle çocuklar çok etkilendi.
Yanmayan kısımlara, yanan yerlerden ellerindeki çalıları yakıp ateş taşıyorlar ve sönmüş alevleri de canlandırıyorlar. Çok mutlular, hatta havaya girdiler taştan ateş çıkartıyoruz diye.Büyüklerde etkilenmiyor değil tabii, özellikle ben, sanki gerçekten ateş Tanrısı hala orada ve sistem onun gücüyle devamlılığını sürdürüyor gibi bir his kapladı içimi. Birde yüksekteyiz ya, arada vuuvvv diye esen rüzgar, hava da kararmış…Ehhh etkilenmemek ne mümkün.
Bu sabah da yine yollara düşeceğiz, ama bu sefer deniz yollarına, çünkü bugün bir tekne kiraladık ve çevre koylarda günübirlik mavi tur yapacağız. Ceneviz koyuna doğru yola çıktık, ilk durak küçük bir koydaki küçük bir mağara. Mağaranın içine yüzdük, dibine daldık, içinde oluşan koridor ve dehlizlerden su altından geçtik, çok eğlendik, hele Ahmet’in su altından sessizce dalıp mağaradaki hafif tırsarak yüzenlerin arkasından çıktığı sahnelerde…Gruptaki bazıları da her nekadar uyum gösterip mağara içine girip yüzdülerse de korkmadılar değil hani..!!! Bari şimdi itiraf edin arkadaşlar, tırstınız.

Son gün Lykia yolunun bir kısmınından geçebilmek ve dağ tarafında kaynak sularının üzerinde inşa edilmiş, içinde birkaç su kaydırağı bulunduran ve kayarak direkt kaynak suyu ile dolu havuzlara düştüğünüz ayrıca içinde bir alabalık tesisi olan restoran tarzı bir yere gittik.Haritadan takip ediyorum, şu anda geçtiğimiz yol tarihi Lykia yolu.Buralarıda talan etmişler, ara ara yolda yazlıklar,yayla evi mantığı ile yapılmış lüks villa siteleri.Siz bari Toroslarda yapmasaydınız diyoruz !! üzülerek. Alabalık çiftliğine vardık, tek hayalimiz soğuk kaynak sularına kayarak düşmek, ama vardığımızda bizim yerimize hayallerimiz suya düşüyor.Çünkü havuzun suyunu temizlemek için boşaltmışlar, nasıl yani diyoruz. Yıkıldık, sarsıldık, yılmayıp geri dönüyoruz, madem öyle Şelale restorant’ın delileri geldi muhabeti ile dönüp kaynak suyuna girebilmek için yine Şelale restorana yemeğe gidiyoruz…
Akşam yemeklerinde hergün Çıralıdaki başka bir restorantı deniyoruz, çok kötü değiller, ama maalesef süper de değiller. Birgün pide yediysek diğer gün ev yemekleri yapan yerde yedik vs..Öğlen yemeklerinde gezinti amaçlı bir yerlerde değilsek Orange Otel’in sahildeki cafesinde yemek yedik, tüm zeytinyağlılar, pide-pizza, ev yemek çeşitleri mevcut ve lezzetli, ama çok fahiş fiyatla satılıyor, özellikle su ve diğer içecekler çok pahallı.
Dört gün geçirdiğimiz Çıralı’dan ayrılıyoruz, buradan Kaş Kalkan Fethiye yolunu takip ederek Datça’ya gideceğiz. Datça kısmını size daha sonra anlatacağım.Görüşmek üzere….
NETİCE
-”Çıralıyı görmeden ölme” demişlerdir mutlaka ,
-Çıralı’ da yaz tatili için gidecekseniz en geç Haziran ayında gidin sonra çok sıcak oluyor,
-Çevre geziler de yapacaksanız en az 3-4 gün konaklamanız gerekir,
-Çıralı’ nın denizinde mutlaka yüzün,
-Çıralı Yanartaş’ ın olduğu bölgeye akşam saatlerinde gidin,
-Olimpos antik şehrini gezin,
-Uygunsa tekne kiralayıp, Ceneviz koyuna doğru küçük bir mavi tur yapın,
-Biz daha önce gittiğimiz ve bu sefer tekrar gitmediğimiz için burada yazmadığım Phaseliss antik şehrine de mutlaka gidin,
-Ayrıca, ömrünüzde bir kez, çok üşüseniz de dayanın, ama mutlaka bir buzzz gibi kaynak suyuna girin, en azından ayaklarınızı suya sokun. Ben her girişte ömrümün bir miktar uzadığı inancındayım.Umarım öyledir. Ama sistit olursanız da bana okuyup üflemeyin.
Eylül 26, 2007 at 22:47 · Filed under YURTİÇİ
Herkes laila’ya biz yayla’ya… Sloganımız budur.
Her sene ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki hafta sonu beynimizi boşaltmak amacıyla yaylamıza gideriz. Sarıalan yaylası, Bolu – Ankara yolu üzerinde Kartalkaya oteller sapağından girdikten sonra 20 km lik yolun 10.km de, yani yolu yarıladığınızda ulaşabileceğiniz bir düzlüktedir.
Bolu’nun ve köylerinin yayla evleri bölüm bölüm Sarıalan yaylasını oluşturur.Bir noktadan baktığınızda yayvan bir çanak içinde çanağın yanlarına bölüm bölümyerleşmiş tahtadan yayla evlerini görebilirsiniz.Etkileyici sessizlik içinde bu manzara insana huzur verir…. Sarıalan yaylası ismini Mayıs ayı itibariyle yaylayı kaplayan sarı çiçekleri sebebiyle almış.

Yıllardır Sarıalan yaylasında ( şöyle bir düşündüm de ilk gidişimizin üzerinden 12 yıl geçmiş) muhtar Hüseyin Baysal’ın oteli olan Baysal Otel’ de konaklarız. Kayak yapmaya gittiğimiz Kartalkaya’da önceleri Baysal otelde geceler, sabah kahvaltı sonrası zirveye 9-10 km uzaklıkta olan kayak pistlerinin olduğu bölgeye kayak yapmaya giderdik. Sonraları kayak mevsiminde zirvedeki otellerde kalmaya, Baysal otelde kalmaya ise ilkbahar ve sonbahar döneminde hafta sonu için gitmeye başladık. Gitmeden önce mutlaka otel sahibi Hüseyin bey’i arayıp ne yiyeceksek sipariş ediyoruz. Sağolsun özellikle ilk gittiğimiz gün yaylaya ulaştığımızda öğlen yemeği için her seferinde bahçede mangalın hazır olmasını sağlıyor.

Sarıalan yaylasına gidiş için cumartesi sabahı saat 6:00 civarında yola çıkarız (genelde böyle olur) .Otobandan Bolu yönünde yola devam eder, arada bir çay-kahvaltı molası veririz. Geçtiğimiz yıla kadar Sapanca girişini geçtikten sonra sağda küçük bir mola yerinde durur, isteyen çay ile süper çift kaşarlı tostunu yer, sabah sabah midesi kaldıranlarımız da su böreklerini yerdi. Maalesef şimdi yerinde çok sevimsiz bir ortam yaratılarak hazırlanmış fabrika yemekhanesi kıvamında,gürültülü ama çok meşşhurrr Berceste !! var.
Şimdilerde yeni bir yerel mola yeri tespit edene kadar Bolu Koru tesislerine direkt gidip kahvaltımızı orada yapıyoruz.
Kahvaltıdan sonra Ankara otoban sapağına girmeksizin Bolu il merkezi tarafına düz devam ediyor, Bolu ilini geçtikten sonra Kartalkaya oteller sapağından giriyoruz. Yol süper, yavaş yavaş yükseliyoruz, aslında ilginçtir ama yolun başındaki birkaç km hariç Kartalkaya çıkışında asla dik tırmanışlar yoktur. İlerledikçe müthiş orman içine dalmaya başlıyoruz. Arada bir durup arabanın kontağını kapatıp derin yeşili seyrediyor ve ormanın rüzgar hariç sessizliği ile kulaklarımızı dolduruyoruz. Otelin olduğu Sarıalan yaylası düzlüğüne ulaştığımızda o geniş düzlüğü 360’ görebildiğimiz manzara her seferinde beni etkiliyor.

İnsan otelin verandasında oturduğunda tam karşıdaki Kartalkaya’nın karlı zirvesini, Mayıs ayında zirveden beyaz karların altından bir sarı ırmak şeklinde akan sarı alan çiçeklerinin dağın eteklerindeki yeşil düzlüğe akıp oluşturduğu renk cümbüşünü, neredeyse tüm gün sandalyeden kalkmadan, öyyyyle boş boş seyredebiliyor.

Zaten yaylada çıt yok, en büyük ses inek ve koyunların boynunda, eğer onlarda tembel tembel yattıkları yerden hareket ederse, işte gürültü ; İNEK ÇANI SESİ. O da o kadar tempolu ki,onu da dinlemeye doyamıyor şehrin gürültüsünden gelmiş insan.

Hele akşamları ….Verandaya çıktığınızda yıldızlara eliniz değecek kadar yakınsınız, sessizlik ise inanamayacağınız boyutta, insanı büyük bir boşluğa düşürüyor ve adeta sağır olduğunuzu sanıyorsunuz. Yıldızlar bir o kadar muhteşem. Çıt sesi bile çıkarmasın diye, geceleri yıldızları izlemeye verandaya çıktığımda ‘’sessiz duramayacaklarsa’’ yanıma kimseyi almak istemiyorum.
En büyük güzellik ise, çok şanssız değilseniz, 21 odalık Baysal otelde her seferinde bizden başka konaklayan maksimum 2-3 oda daha olması. Biz neredeyse her seferinde oteli kapatıyoruz, ama gitmeden önce genellikle otelde başka konaklayan var mıdır diye de soruyorum, dolu ise gidişimizi başka haftaya erteliyoruz.
Baysal otel küçük bir tesis, pansiyon benzeri küçük bir otel diyebiliriz. Temizdir, ancak büyük beklentilerle gitmemenizi tavsiye ederim. İlk ve sonbahar da gittiğimizde (kışın zaten tüm gün yanar) akşam yemeklerini şömine önünde sakince yeriz. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemeğini güzel havalarda bahçede yiyebilirsiniz. Kahvaltı; köy ekmeği, yerel yapılmış reçel, peynir, tereyağ, bal/kaymak ve sahanda yumurtadan vs.den oluşuyor. İlk gittiğiz gün mangal hazırlanıyor, öncesinde ( ara sıcak tabirli ) gelen keş’li erişte(süper), mantı, güveç vs.yi mutlaka deneyin derim. Biz ikinci öğlen Sarıalan yaylasına 3-5 km mesafede orman yolundaki alabalık çiftliğine gidiyoruz ( değişiklik iyi oluyor) Ben hayatında ilk defa ve çok beğenerek bakla çorbasını orada içtim. Bakla sevmeyeniniz varsa içmem demesin, yanılır…
Bir de 3-5 km yakınlıktaki çevre yaylalara gidip, bu yaylalarda gezip, gölet kenarlarındaki yürüyüş yollarında yürüyüş yapabilirsiniz.

Dağlardan eriyen karların sularından oluşan küçük nehirlere ayaklarınızı sokup, buzzzz gibi sularda yürüyebilirsiniz. Tabii dayanabilirseniz.
Resimlerimiz farklı senelerdeki yayla seyahatlerimizde çekilmiş olup, bazıları digital makine olmadığı zamanlardan kaldığından taranarak buraya eklenmiştir. Bu sebeple o resimlerde renkler daha soluk görünüyor, ama aslı öyle değil, renkler buradakilerden çok daha canlı.
İşte böyle…
NETİCE
-Yaylaya gitmek güzeldir, gerçek sessizlik oralarda keşfedilir.
-Sonbahar renkleri ile de deneyebilirsiniz ancak Kartalkaya zirvesinden sarı bir ırmağı andıran çiçeklerin akışını yakalayabileceğiniz en iyi manzara Mayıs sonu, Haziran başıdır,
-Yaylaya çıkarken yolda bir kez durup, arabanın kontağını kapatıp ormanı dinleyin, ciğerlerinize alışık olmadığı bol oksijenli havayı soluyun, geçireceğiniz 2 gün için hazırlık olur,
-Baysal otel, yemek konusunda Bolu’nun iddialı yemek ustalarını aratmayacak lezzetli yemeklere sahip, temiz bir pansiyon seviyesinde hizmet veren 21 odalı, şömineli rahat bir dağ oteli,
-Baysal otele gitmeden önce, vardığınızda mangalı hazır bulmak isterseniz oteli arayın, özellikle et siparişinizi bildirin,
-Baysal otelin keş’li ev eriştesini, ev mantısını, ayva-kabak tatlısını önceden sipariş verin,
-Yakındaki balık çiftliğinin ilkel şartlarında, nefis bakla çorbasını, dilerseniz odun sobası çevresinde yiyebileceğiniz köy kahvaltısını da deneyebilirsiniz.(İçerisi çok ilkel ama ilginç bulup sevebilirsiniz, biz sevdik)
-Çevrede çok yakın gibi görünen grup grup toplanmış yayla evlerine doğru gidip Sarıalan’ a her açıdan bakmayı ihmal etmeyin,
-Kartalkaya yönüne doğru devam ettiğinizde sola Köy Hizmetlerinin bulunduğu yöne doğru gidip, oradaki gölet çevresinde yürüyüş yapabilirsiniz.
-Bolu’nun çevresini keşfetmek için başka bir hafta sonu planlayın, lütfen Sarıalan yaylasına özel bir hafta sonu ayırın,
Eylül 25, 2007 at 23:18 · Filed under YURTİÇİ
Bu sefer amacım benim iş için ara ara gittiğim Edirne’ye Ahmet, Batur ve bir grup yakın arkadaşlarımızı da götürmek, hem etkileyici Edirne şehrimizi daha ayrıntılı gezmek / gezdirmek, hem de müthiş bir tat olan Edirne ciğerini Ahmet’e ( ben ciğer sevmem ki diye sürekli tekrarlıyor ama ben de denetmek konusunda ısrarlıyım) ve ciğer sevdasıyla bizimle birlikte yollara düşen ekipteki diğer arkadaşlarımıza tattırabilmek…
Sabah saat 7:00 civarı İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıktık, ara yollara girmeden otoyol aracılığı ile direkt Edirne’ye gittik, makul bir hız ile 2 saatte Edirne’ye varılabiliyor.
Evden çıkmadan önce yaptığımız hafif atıştırma şeklindeki kahvaltımızı takviye etmek amacıyla sabah saat 9:00 gibi Meriç kıyısında çıtır sigara börekleri yanında çayımızı içip kahvaltımızı tamamladık.

Edirne’ ye gidip Meriç kıyısında çay içmemezlik yapmayın sakın derim.Ama sabah saatlerinde gidebilirseniz gidin, hele hafta sonları sakın daha geç saatlere kalmayın, çünkü çok kalabalık oluyor, öğleden sonraki saatlerde giderseniz eminim yaşanan araba trafiğinden ve insan selinden hiç de hoşnut kalmazsınız.

Meriç kıyısında çay sefasından sonra, çay bahçelerinin girişindeki ağaçlıklı yolda bir süre güzel, sakin bir yürüyüş yaptık.
Daha sonra Selimiye camisini gezmeye gittik. Gerçekten muhteşem bir eser. Cami çıkışı caminin hemen arkasındaki kapalı çarşıyı gezdik. Acıktık, veee nefis Edirne ciğerini yemek üzere çarşı içindeki Ciğerci Aydın’ da mola verdik. Önce ciğer(çocuklar maalesef ciğere pek prim vermiyor) yedik, oradan kalkıp meşhur köfteci Osman’a geçtik. İnanmayacaksınız ama tıka basa ciğer ile doymuş olan büyükler bile birer ikişer adet köfte yemekten de geri kalmadık.
Köftelerde süper, hımmmm hatta nefis….. Köfteciden çıkıp Keçecizade’den ikindi çayı yanında yemek üzere bademli un kurabiyelerimizi sardırdık, ayrıca yemek üstü, bastırsın! diye tatlı niyetine portakallı çikolataları ve cevizli sucuklarımızı aldık. Ohhh şimdi huzura ermiş bulunuyoruz, tura devam edebiliriz.
Sırada çocuklar görsün diye Kapıkule sınır kapısı var. Çok mutlu oluyorlar, onlar için çok ilginç tabii, çıkış için bekleyen kamyonların önünde, Kapıkule yazısı fonda olmak kaydıyla çocukların fotoları çekiliyor. Burası Türkiye’nin sonumu yani diye şaşkınlıkla soruyorlar.

Buradan çıkıp ikindi çayı molası için Edirne merkeze yakın mesafedeki kahveye gidiyoruz, çay süper, Keçecizade’nin bademli kurabiyeleri ağızda dağılıyor.
Şimdi de Edirne ilinin aslında en ilginç yerini görmeye gidiyoruz. LALAPAŞA ilçesi ve ilçedeki DOLMENLER.

Lalapaşa dünyada sayılı yerde bulunan dolmenlerin olduğu birkaç yerden biri. Edirne İstanbul yönünde giderken Edirne çıkışındaki Lalapaşa tabelasını izledik, ilçeye vardık, ama ne yazık ki dolmenleri bulmak için zorlandık, ne iz, ne yol, ne de bilen var. Bulduk, ama ne acıdır ki ne korumaya alınmış, ne de doğru düzgün çevre düzenlemesi yapılmış. Çevresi çamur ve hayvan pislikleri ile dolu, bakımsız.İlçede yaklaşık 75 adet dolmen var maalesef bu sefer biz hepsini göremedik.Bir dahaki sefere hepsini keşfetmeye kararlıyız.Ayrıca yine Lalapaşa bölgesinde 2-3 mt yükseklikte çok sayıda MENHİR var.Her şeye rağmen hem dolmenler, hem de menhirler mutlaka görülmeli, çok etkileyici.( Hernekadar ekipteki arkadaşlarımız dolmenleri bulduğumuzdaki hayal kırıklığı sonrası bu mudur diye bir süre kovalasalarda ) Bilenleriniz vardır mutlaka, İngiltere’ de de dolmen var, adamlar turizm sitelerine girildiğinde öncelikle tanıtımlarını dolmenler ile yapıyor.
Dönüşte otobandan İstanbul yönünde giderken bir de Uzunköprü ilçesini ve adını aldığı muhteşem Ergene (Uzunköprü) köprüsünü görelim dedik.Ergene nehri üzerinde olan, 1270 mt uzunluğunda dünyanın en uzun taş köprülerinden olan bu köprüyü Sultan II Murat 1427 yılında yapımını başlatmış,16 yy da inşaat tamamlanmış.Çok etkileyici.Köprü başında birde Hürriyet çeşmesi var.
Cumartesi akşam saat 22:00 gibi evdeydik. Pazar günü evimizde dinlendik ve tüm gün Edirne üzerinde konuştuk. Neyse, bu pazartesi de işime mutlu gideceğim.
NETİCE ;
-Edirne yi mutlaka görün derim .
-İstanbul’ dan sadece 2 saat sürüyor,
-Meriç kenarında çay için (ama mutlaka sabah saatlerinde ) ,
-Muhteşem Sinan’ın muhteşem Süleymaniye camisini gezin, hikayesini dinleyin,
-Edirne Kapalı çarşısı da uğrayabileceğiz mekanlardan ,
-Edirne ciğeri yemeden, ciğer sevmeyenler ise Köfteci Osman’ a uğramadan asla dönmeyin,
-Keçecizade’nin bademli un kurabiyesini, çikolata kaplı portakalını(süper), badem ezmesini almadan
en azından küçücük şirin dükkanına girip ürünleri tatmadan dönmeyin,
-Kapıkule’ ye de yarım saat zaman ayırın,
-İkindi çayınızı mutlaka eski istasyon karşısındaki kahvede Keçecizade kurabiyelerinizle için,
-Lalapaşa’ya mutlaka gidin, dolmenleri ve menhirleri görmeden dönmeyin,
-Biraz daha yol yapmaktan çekinmezseniz dönüş yolunda yönünüzü Uzunköprü ilçesine
çevirin ve ilçeye adını veren muhteşem Ergene köprüsünü ve etkileyici mimarisini görün.
-En önemlisi tüm bunları 1 gün içerisinde yapabiliyor olmanız.